dizi-film neyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi-film neyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2024 Cumartesi

Severance

 

Uzun bir aradan sonra blog yazılarına merhaba. Bu süreçte izleyip beğendiğim, hakkında iki kelam etmek istediğim animeler, diziler, webtoonlar falan oldu. Sousou no Frieren, Yumi's Cells, Blue Eye Samurai. Eğer üşenmezsem buraya onlar hakkında da post gireceğim ve artık bunu okunma kaygısı olmadan yapacağım. Çünkü bu blogu ilk açma sebebim de kendi kendime yazmaktı, ne twitter'da ne de ekşisözlükte paylaşıma çok da gerek yok açıkçası.

Neyse konumuz Severance. Tanım girmek gerekirse iş ve kişisel yaşamı ayırma kaygısını bir adım öne taşıyıp bunu ameliyatla beyine çip takarak yapan bir şirket Lumos'u ve bu teknolojiyi ilk denedikleri ve ayrılmış şekilde Lumon çalışanı olmayı kabul eden ilk prototip müşterilerini baz alan bir bilimkurgu dizisi. Fakat bundan çok daha fazlası, hem sanatsallık hem de derinlik açısından çok iyi bir dizi.

Son zamanlarda izlediğim en ilginç dizilerden biri oldu. Fakat trigger warning vermek lazım ki özellikle iş hayatınızda sıkışmış hissettiğiniz bir zamanda izlerseniz ciddi tetikleyebilir. Ben bu diziyi biraz absürt kapitalizm eleştirisi olarak buldum. Her ne kadar bu dizideki gibi beynimize ameliyatla çip takıp bölünmesek de nihayetinde hepimiz hayatımızın yokuş aşağı gittiği dönemlerinde bile insanlığımızı geride bırakıp çok büyük ihtimalle hiçbir anlamı olmayan işlerimizi sürdürmek zorunda kalıyoruz. "Profesyonelizm" maskesi altında belki de sabah iş yerinin önünde biz de Mark gibi höykürerek ağladıktan sonra asansörle ofis katımıza çıkınca sahte bir gülümseme takınıp siktiriboktan işlerimizi yapmaya devam ediyoruz.


Bu dizi insan psikolojisinde birkaç güzel noktaya da değinerek ilk sezonda bunu çok güzel işledi:
--- spoiler ---

Helly'nin dışarıdaki kimliğinin babasının şirketine pr yapmak için kendini innie olarak öne sürecek kadar gaddar olmasına rağmen içsel kimliğinin aşırı isyankar olması güzel bir detaydı. Muhtemelen bu kadar baskılanmış duygularının kendisi de farkında değil. Ayrıca dış kimliğinin yaptığı pr yüzünden severance olayının artacağını partide öğrenince onlara içeride işkence olarak yapılan pişmanlık duasını tekrarlanmasını çok beğendim.

Mark'ın beynine çip bile taksa ölen* karısının yasından kaçamaması hem üzdü hem de düşündürdü. İçselinin yakın arkadaşı olarak gördüğü Petey de karısı gibi birden yaşamından çıkınca anıları olmamasına rağmen direkt travması tetiklendi ve her şeyi sorgulamaya başladı. Çok şanssız bir karakter olduğunu düşünüyorum, Hem Lumon'un karısını bu şekilde alıp onu travmaya sürüklemesi, hem de Ms Cobel gibi bir psikopatın ona takması açısından. Cobel de muhtemelen bir ajan çıkacak gibi duruyor ama.

Aşırı düz adam olan, boş konuşan ve hayattaki her şeyi ti'ye alan Dylan'ın dışarıda çocuğu olduğunu öğrenince yaşadığı karakter gelişimi çok güzeldi. Kendisini hem sapık, hem nerd hem de  gizli  babacanlığı yüzünden Steins;Gate'teki Daru'ya çok benzettim.

Yine kuralcı, hiçbir şeyi sorgulamadan emirlere uyan Irving'in dışarıda muhtemelen Lumos'u çökertme planları yapan bir devrimci olması da güzel bir detaydı. Dışsalının sürekli karanlık asansör resmi çizmesi, (eski) asker olması, severed insanların listesini araştırması, kendini lumon'dayken uyku-uykusuzluk arasındaki bilinçaltını aktifleştirme halinde tutmak için tonlarca kahve içmesi, aslında gıcık Irving'imizin bir isyancı olduğunu gösteren bazı detaylardan. Kesin Burt'de de bir şeyler çıkacak.
--- spoiler ---

Demem o ki 2.sezonu da bu çizgide sürdürürse efsane diziler listesine girebilir.

6 Aralık 2022 Salı

1899

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 8

Benim puanım: 7.5/10


Yılın dizisi olduğunu düşündüğüm Andor'dan sonra pek de yılın dizisi olamayacak, Dark'ın yaratıcıları tarafından çıkarılmış  Netflix'in uluslararası kimlikli, bilimkurgu dizisi 1899'a gelelim. Bence fikir güzel, merakla da sonuna kadar izletti. Fakat işleniş ve aktörler sanki pek olmamış. Önce Matrix gibi vurucu bir aydınlanma yaşatacaklarını düşünerek heyecanla bekleyerek izledim, sonrasında ise bir yere gitmeyeceği zaten 5. bölüm gibi belirginleşmeye başladı. Olduramadıkları noktalardan biri ise tüm dizi bir gemide geçmesine rağmen Netflix España, Netflix USA, Netflix Deutschland'dan falan tanıdığımız bazı aktörleri toplayıp her ülkeden biri var bak, bu gemide her dili konuşuyoruz imajını vermek için gereğinden fazla zorlamalarıydı. Bir bakıyoruz insanlar kendi dillerinde Danca, Almanca, İspanyolca, Portekizce, Lehçe, Fransızca, İngilizce ve hatta hatta Cantonese konuşarak birbirini anlamalarını bekliyorlar. İlk başta bunun Danca ve Almanca arasında sınırlandırıldığını sanıp anlamdırmaya çalıştım, sonra baktım artık yapımcılar da abese kaçarak geyiğe vurmuş; Danca konuşan Tove, Fransızca konuşan Clemence'e haldır haldır bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yine Çinli kız, Cantonese dilinde konuşarak Polonyalı çocukla aşk yaşamaya çalışıyor. Ne bileyim Elite'deki Guzman, pardon bu dizideki ismiyle sapına kadar İspanyol olan Angel, Krester ismindeki Danimarkalı çocukla aralarında sadece İspanyolca ve Danca konuşarak birbirine hand job yaptılar falan, lol. Anladık, en international dizi sizsiniz, sizi gidi Sense8 özentileri...

Neyse dizinin bilimlikurgulu konusuna gelirsek 1899 yılında değişik milletlerden (yukarıda da özetini uzun uzun geçtiğim gibi) insanlar, Londra'dan kalkan Kerberos isimli büyük bir yolcu gemisiyle New York'a gitmeye çalışıyorlar. Daha önce aynı gemi firmasının Prometheus isimli gemisinin  tüm yolcularıyla 4 ay önce kaybolduğunu ve sırlara karıştığını öğreniyoruz. Kerberos ve Prometheus isimlerinin Yunan mitolojisinden seçilmesi muhtemelen manidardır, fakat ben çok fazla çağrışım bulamadım. Kerberos, yeraltı dünyasında, ölüler dünyasına geçisin kapısını koruyan üç başlı bir köpek, kendisi Hades'e hizmet ediyor. Prometheus ise, tanrılardan ateşi çalıp insanlara getiren ve insanların gelişimini hızlandıran devrimci bir titan. İnsanlara yaptığın bu iyiliğin cezasını ona Zeus, Prometheus'u bir kayaya bağlayıp her gün ciğerini bir kartala yedirerek sonsuz bir işkenceyle ödetiyor. Ciğer rejenere oldukça Prometheus'un işkencesi her gün tekrarlanıyor. Bu açıdan sezon sonuna aslında sürekli tekrarlanan simülasyonla foreshadowing yapmış olabilirler belki.

Dizi karakterler açısından epeyce bol olsa da, her karakterin trajedisini ayrı ayrı flashback'lerle Lost dizisi misali vermeye çalışsalar da maalesef hiçbirinde yeterince vurucu olamadılar ve ben kendi açımdan hiçbir karakterle empati kuramadım. Bakalım bu karakterler kimdi ve hikayeleri kısaca neydi: Ana karakterimiz olan Maura isimli İngiliz bir kadın, öğrendiği tıp bilgilerini  beyin cerrahı olarak pratiğe dökmek için (meğersem o dönemde İngiltere'de kadınlar tıp okuyabilse bile doktor olarak çalışamıyorlarmış) Amerika'ya gitmek istiyor. Fakat asıl amacı Prometheus ile aynı dönemde ortadan kaybolan erkek kardeşini bulmak ve babalarının onlara yaptığı bilimsel deneylerin sırlarını çözmek. Çünkü Maura babası tarafından bir akıl hastanesine kapatılmış ve yediği enjeksiyonlardan dolayı hafızasının büyük bir bölümünü kaybetmiş gibi duruyor. Erkek kardeşinin de babası tarafından benzer deneylere maruz kaldığını düşünüyor. Gemide olaylar ilerledikçe önce ailesini bir yangın faciasında kaybeden Alman kaptanımız, Eyk'le tanışıyoruz (Dark'ta Jonas'ın yetişkinliğini oynayan oyuncu, Andreas Pitchschmann). Eyk, hala bu büyük travmanın etkisinden kurtulabilmiş değil. Sonra Elite'deki Guzman'ı oynayan oyuncunun, gay olduğu için ailesi tarafından dışlanan Angel karakterini canlandırdığını görüyoruz. Angel, abisi olduğunu söylediği ve bir papaz olarak tanıttığı Ramiro'yla beraber seyahat ediyor. Ramiro aslında Portekiz ve Angel'in uşağı ve aşığı. Onun dışında Japon numarası yapan ve geisha olarak yetiştirilmek için, yanlışlıkla öldürdüğü arkadaşının yerine geçen Hong Kong'lu bir kızımız var; Ling Yi. Ling Yi, aslında annesi olan ama Ling Yi'nin hizmetlisi numarası yapan bir kadınla beraber seyahat ediyor. Onlara eşlik eden İngiliz kadın, Ms Wilson ise Ling Yi'yi kandırıp seks işçisi olarak kullanmak istiyor. Yine burjuva sınıfında seyahat eden grupta, savaşta bir subayın üniformasını çalıp arkadaşı Jerome'ye kazık atıp kaçan,Fransız Lucien ve rol icabı evlendiği karısı Clemence var. Jerome de bunların peşine takılıp gemiye binmiş. Bunlara ek olarak, gay oğulları Krester yüzünden başları belaya giren ve mülk sahibi tarafından tecavüze uğrayan kızları Tove ve küçük kızları Ada ile Amerika'ya kaçmaya çalışan dindar bir Danimarkalı aile, geminin alt tabakasıyla beraber seyahat ediyor.  Anlaşılan herkes olmadığı biri gibi davranıp numara yaparak geçmişten kaçmaya çalışıyor bu gemide.

Daniel, Maura ve Eyk (kaynak: Express.co.uk)


1. bölümde Kerberos, okyanusun açıklarındayken Prometheus gemisinden bir sinyal alıyorlar ve kaptan Eyk ve doktor olduğu için ekibe katılan Maura ile küçük bir grup botla Prometheus'a yanaşıp gemiye binerek eğer 4 ayın sonunda hala gemide hayatta kalan bir insan var mı diye incelemeye başlıyorlar. İlginç bir şekilde enkaza dönen gemide bir dolabın içinde sapasağlam ve düzgün giyimli bir oğlan çocuğundan başka birini bulamıyorlar. Bu çocuğu Maura kamarasına götürüyor, fakat çocuk hiçbir şekilde konuşmuyor ve bulduklarında elinde olan bir piramide sıkı sıkı sarılıyor. Bölüm sonunda ise gemiye gizemli bir adam olan İngiliz Daniel'ın bindiğini görüyoruz. Daniel, gemideki bazı kapıları açan hamam böceklerinin sırrını biliyor ve bazı kontrol panellerini elindeki cihazla manipule edebiliyor.Tabii ki Daniel, Maura'ya hemen özel bir ilgi gösteriyor. 

Ta dizinin başında Maura'nın ısrarla düşük yaptığını ve çocuk sahibi olamayacağını söylemeleri bende direkt şüphe uyandırdı ve buldukları çocuğun Maura'nın çocuğu olduğunu ve hafızasını kaybettiği için hatırlamadığını hemen buldum. Bunun dışında gemiye binen gizemli adam, Daniel da bariz Prometheus gemisinde buldukları çocuğa benziyordu. Dark dizisinden beynim yanmış olacak ki Daniel'ın da çocuğun gelecekteki hali olduğunu düşündüm. Meğersem Daniel, Maura'nın kocasıymış da çocukları Elliot'u kaybettikten sonra Maura bu gemi simülasyonlarını icat etmiş ve acısıyla başedemediği için çocuk sahibi olduğunu kendine unutturmuş. Elliot'u bu simülasyonlarla hayatta tutmayı uman Maura, bunu defalarca tekrarlamış. Fakat dizide izlediğimiz simülasyon, Maura'nın 1899 simülasyonunda kayıp olduğunu düşündüğü kardeşi Ciaran tarafından hacklenmiş. Dizide gördüğümüz Eyk, Ling Ye, Clemence ve Tove gibi tüm ana karakterler de geçmişlerini unutmak için bu simülasyona katılan ve yanlışlıkla hapsolan insanlarmış meğersem. Sezon sonunda uyanan Maura, kendini 2099'da bir uzay gemisinde beynine bağlanan bazı elektrodlarla buluyor. Bu aslında Matrix gibi vurucu bir son olmalıydı. Fakat hem karakterlerin derinsizliğiyle, hem her ırktan, her dilden karakter bulalım diye kasmalarından ana hikayeye tüm bu karakterleri bir türlü bağlayamamalarıyla olduramamışlar. Dark dizisinde tüm olaylar ölen çocuğunu zamanda geriye gidip geri getirmeye çalışan bir bilim insanın, realiteyi önce ikiye, dörde sonra ona falan bölerek paradoks üstüne paradoks yaratmasıyla gerçekleşmişti. Herhalde ona selam olsun diye, 1899 dizisinde de oğlunu kaybeden Maura'nın kendi ailesi dahil herkesi bir simülasyona sürüklemesini istemişler.  Benim 2. sezonu izlemeye pek hevesim yok ama yapılan değerlendirmeleri inceleyerek eğer 2. sezonda ucu açık olayları toparlayabilirlerse diziye bir şans daha verilebilir.

29 Kasım 2022 Salı

Andor

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 12

Benim puanım: 9.5/10

Neredeyse sıfır beklentiyle başlayıp her anıyla müthiş bir dizi izleme keyfi yaşadığım Andor dizisinden bahsetmek istiyorum. Çünkü hala dizinin fazlasıyla underrated olduğunu düşünüyorum. Harika bir dizi yapmışlar! Dizi Skywalker'ların aile trajedisinden kopup tamamen Star Wars evreninin politik yönüne, bilinmeyen insanların hikayesine ve Rogue One'a temel oluşturacak dikdatörlüğe karşı başlatılan bağımsızlık savaşına, isyancı birliklerin nasıl oluştuğuna odaklanmış. Rogue One'dan tanıdığımız Cassian Andor karakterinin etrafında şekillenen her sahnesi dolu dolu, çok güzel mesajlarla ve hislerle donatılmış müthiş bir dizi çıkmış meydana. Bunu ışın kılıçları, Stromtrooperlar ve patlayan silahları göze sokmadan sadece gerilimi vererek yapmaları, ayrıca takdir edilesi. Yılın dizisi desem abartmış olmam sanırım.

Pek bir politik donanımım olmadan belki yapacağım bu inceleme yavan olacak. Fakat Disney+'da olmasına bazen şok olduğum, epey sol politik görüşe ait mesajları bu dizide gördüm. Buna maden/petrol için sömürülen gezegenler, direkt ABD'deki mahkumların hapishanede yaşadıkları insanlık dışı muameleye gelen eleştiriyi Narkina 5 hapishane bölümlerinde görmemiz, polisin (hikayedeki imparatorluk güvenlik güçlerinin) kullandığı dengesiz güç, yine Latin Amerika'dan ABD'ye kaçak yollarla giren mültecilere gelen eleştiriyi Cassian'ın Niamos'taki tutuklanma sahnesinde izlememiz, işçi sınıfının sömürüsü ve son bölümde gördüğümüz işçi sınıfının açık isyanı ve başkaldırısı da dahil. 

Bunun dışında diğer Star Wars serilerinde pek de görmediğimiz her gezegenin kendi kültürü ve geleneklerinin olması çok güzel bir detaydı. Misal Aldhani'nin keltlere özgü geleneklerle bilimsel olarak basit şekilde bir meteor yağmuru şeklinde açıklanan bir gök olayını, nasıl dini bir bağlamda kutladığını gördük. Aldhani sahnelerinin İskoçya'nın highlands'lerinde çekilmesi ise güzel bir gönderme olmuş. Sonrasında ise tam bir işçi sınıfı gezegeni olan Ferrix'te son derece geleneksel bir cenaze töreni izledik. Tam da o işçi sınıfının doğasına yakışacak şekilde ölen insanların küllerinin bir kiremit haline getirilip bir duvara monte edildiğini gördük. Another brick on the wall... Diziye dair o kadar güzel ve derin detaylar var ki sanırım yaza yaza bitiremeyeceğim. O yüzden hikayeye geçelim:

Aslında hikaye biraz basit ama bunun derinliğini o kadar güzel vermişler ki, dopdolu bir dizi olmuş. Cassian karakterinin, apatik, kendini düşünen ve tüm donanımlarına rağmen birlik savaşını umursamayan bir bireyden nasıl tam bir isyancıya dönüştüğünü ilk sezonda çok güzel işlediler. Cassian, ilk bölümde öğrendiğimiz kadarıyla çocukken Kenari adında teknolojiden uzak bir gezegende yerel ailesiyle yaşarken gezegendeki madenleri sömürmek için gelen imparator birlikleri yüzünden tüm halkının katledildiğine şahit oluyor. Maarva karakteri ki 60 yaşlarında bir kadın olmasına rağmen gördüğüm en badass karakterlerden biri oldu kendisi, Cassian'ı bir isyan halinde yapayalnız imparatorluk gemisine saldırırken bulup evlat ediniyor. Aslında Maarva'nın üvey annesi olması, Cassian'ın Death Star'ın blueprintlerini çalacak kadar aktif bir isyancı olacağı karakter gelişiminde çok önemli bir kilit nokta. Ayrıca Maarva ve Cassian'ın kan bağı olmamasına rağmen ekranlarda gördüğüm en güzel anne-oğul ilişkisini canlandırdıklarını da söylemeden geçemeyeceğim. Klişe dizilerde aşıklara söyletecekleri en güzel sevgi sözcüklerini bu dizide Maarva'nın ağzından oğlu olarak gördüğü Cassian'a söylendiğini duyduk. Misal:

Maarva Andor: Take all the money you've found and go and find some peace.

Cassian Andor: I won't have peace. I'll be worried about you all the time.

Maarva Andor: That's just love. Nothing you can do about that. I've never loved anything the way I love you, and I've never fretted on anything more, but this time... you can't stay, and I can't go. Tell me you understand.

Cassian Andor: I don't.

Maarva Andor: You will. You'll see.

ve Maarva'nın final bölümde Cassian'a ilettiği ve beni epey ağlatan "Tell him I love him more than anything he could ever do wrong" repliği-Of, diyorum sayın seyirciler... Bu arada Maarva, Harry Potter filmlerinde Petunia Dursley karakteriyle tanıdığımız Fioana Shaw tarafından çok güzel canladırılmış:

Maarva, Cassian ve Bee (source: empiremagazine)

İlk bölümde Cassian'ın Kenari'de ayrı düştükleri ve hala hayatta olduğunu düşündüğü kız kardeşini ararken iki tane imparatorluk güvenlik gücünü "yanlışlıkla" öldürmesiyle başladığı kaçış macerasını görüyoruz. Başı belada olduğunu anladığı için Cassian kaçmak için, imparatorluktan çaldığı bir starship parçasını eski sevgilisi ve Ferrix'ten arkadaşı Bix aracılığıyla bir alıcıya satmak istiyor. Ve alıcı olarak serinin diğer en badass karakteri Luthen ile tanışıyoruz. (Buradan Stellan Skarsgard'ın oyunculuğuna tekrar şapka çıkarıyorum). Aslında Luthen'in amacı Cassian'ı direniş birliklerine katmak, fakat o sırada hala bencil emellerle hareket eden Cassian'ı yürekten bu direnişe ikna etmek kolay değil. Bu yüzden Luthen, ilk aşamada ikna için paranın gücünü kullanıyor. Cassian'a eğer onun bir işini yaparsa ve başarılı olursa yüklü bir miktar para vereceğini söylüyor ve bunun garantisi için Luthen'in eski bir jedi knight olabileceğine dair teorilerin internette türemesine sebepl olan bir Kyber kristalini Cassian'a veriyor. Sırf ilk bölümde Luthen'in Cassian'a "senin ufak isyanının eğer birlik olmadığımız sürece hiçbir şeye faydası yok. Eğer gerçekten bu haksızlığı çözmek ve dikdatörlüğü yıkmak istiyorsan birlik olmamız ve kafa kafaya verip daha büyük değişim getirecek şeylere odaklanmamız" tarzı repliğinin olması bile dizinin kalitesini ortaya koymuştu aslında... Böylece ilk arc'ımız olan Aldhani soygunu başlamış oluyor. Luthen, imparatorluğa bir darbe vurup isyancıların ilk mesajını göndermek için Aldhani gezegenindeki imparatorluk darphanesinin soygununu planlıyor. Burada Cassian; Vel, Cinta, Nemik gibi diğer isyancı birliklerle tanışıyor. Vel, Coruscant'ta zengin bir kızken isyana katılmış bir idealistken, partneri Cinta ise çok daha katı, iş bitirici ve çoktan isyanın içinde olan bir kadın. Aralarındaki en genç ve en sempatik eleman Nemik ise hepimizin gönlünü kazandı. Meteor yağmurundan faydalanarak soygundan sonra Aldhani'den kaçısın koordinatlarını hesaplayacak kadar keskin bir zihine sahip olan, 17 yaşındaki Nemik, ayrıca tam bir idealist. Tam bir genç, idealist solcu portresi çizen ve zehir gibi akıllı olan Nemik, bize yazdığı manifestosunu miras bırakıyor. Biraz Nemik'in manifestosuna göz atalım: "The imperial need for control is so desperate because it is so unnatural. Tyranny requires constant effort. It breaks, it leaks. Authority is brittle. Oppression is the mask of fear... One single thing will break the siege. Remember this. Try". Yoda'nın “Do or do not. There is no try.” repliğine karşın Nemik manifestosunda bolca "try" diyor. Çünkü Yoda ve Luke'un aksine Andor ve diğer isyancı birliklerin, işçi sınıfının ve sıradan halkın güvenebilecekleri içsel bir mistik ve telekinezi gücü yani Force'u yok. O yüzden onlar başarmak için önce denemek zorundalar... Nemik ve diğerlerinin fedakarlıklarıyla başarıyla tamamlanan Aldhani isyanından sonra Cassian yine isyana ve birliğe çok ikna olmamış olacak ki annesi Maarva'ya veda edip aldığı paraları alıp kayıplara karışıyor.


Mon Mothma, Deedra ve Kleya'ya burada ayrı bir parantez açmak istiyorum. Mon, klasik liberal bir politikacı portresi çizse de Coruscant'taki Chandrilanların yaşamına ve geleneklerine dair bize ayna tuttu. Mon, Chandrilan geleneklerine göre 15 yaşında gıcık kocası Perrin ile evlendirilen ve yine gıcık ergen kızı Leida ile zengin evinde lüks içinde yaşayan, kimsenin sıkıcı konuşmalarını dinlemediği liberal bir senatör. Fakat bu dışarıya yansıttığı imajı. Aslında Mon, isyancı birlikleri Luthen aracılığıyla finanse ederek güzel giysilerinin, abartılı davetlerin arasında hem bir casus isyancı hem de bir anne olarak kendi savaşını veriyor. En son bölümde, banka hesaplarındaki açıklığı örtbas etmek için hem kocasını kumarla suçlayarak hem de karşı olduğu Chandrilian geleneklerine göre kızını nişanlayarak ailesini feda etmek zorunda kalıyor. Deedra Meero ise Mon'un aksine, erkek egemen imparator sisteminde tutunmaya çalışan içselleştirilmiş patriyarkasıyla tam bir nazi subayı olan bir kadın. Imperial Security Bureau (ISB)'ya Andor ve Luthen'in isyancı hareketlerine dair bir sürü kanıt getirerek kendi içinde içselleştirilmiş faşizmini ve idealizmini yaşıyor. Yine Cassian'la kafayı bozan Syril weirdo'suyla çok garip bir ikili oldular, 2. sezonda dinamiklerini merakla izliyor olacağım. Son olarak Kleya parantezine gelirsek, Kleya Luthen'in antikacı dükkanında undercover olarak beraber çalıştığı ve isyancı operasyonlarını yönettiği iş partneri. (Yoksa padawan'ı mı demeliyiz?). Kleya, aslında Luthen'den de gaddar ve radikal bir isyancı. Bu açıdan Mon'un kuzeni çıkan Vel ile bir tezat oluşturuyorlar.

2. arc'a gelirsek, bir plaj gezegeninde sadece yanlış yerde, yanlış zamanda olduğu için tutuklanan Cassian'ın Narkina 5'daki hapishane sürecini izliyoruz. Aslında bu arc, Cassian'ın isyana karşı bakış açısını tamamen değiştiriyor. Narkina 5, tutuklanma sebebinden bağımsız tüm mahkumları insan haklarına tamamen saygısızca hapsederek ölümüne çalıştırarak Death Star'ın parçalarının inşa edildiği bir hapishane. Buradaki şartları gören Cassian, hapishanedeki isyanda başrol oynuyor. Çalışma şefi Kino'ya diyor ki “I’d rather die trying to take them down than die giving them what they want.” Böylece Kino'yu (Gollum rolünden tanıdığımız Andy Serkis'in  oyunculuk dersi verdiği karakter) ikna ederek hapishanedeki herkesi başkaldırıya yönlendiriyor ve sonunda hapishaneden epik bir şekilde kaçıyorlar. "One Way Out" isimli 10. bölüm bu açıdan cidden dizinin zirvesiydi. Hem Narkina 5'da başlatılan isyan, hem de Luthen'in bölüm sonundaki müthiş tiradı bu zevki bize tatttırdı. Luthen reyizin tiradı için tıklayın:

3. ve son arc'ta ise Maarva'nın cenazesinin gerçekleştiği Ferrix'te, Mon ve Kleya hariç tüm ana karakterler biraraya geliyor. Manidar olarak işçi sınıfının yaşadığı Ferrix'te halkın en açık isyanın temeli atılıyor. Aslında Dedra, Luthen, Cinta ve imparator birliklerinin hepsinin Ferrix'te biraya gelme sebebi, Maarva'nın cenazesine gelmesini bekledikleri Cassia'nı farklı sebeplerden dolayı kapana kıstırmak. Fakat Cassian, halkının yardımıyla Bix'i hapishaneden kurtarırken gözlerden saklanabiliyor. Bu sırada Maarva'nın Bee tarafından projekte ediliği hologramının yaptığı konuşma Ferrix halkını gaza getiriyor ve bir isyan başlıyor. İsyanı başlatan ilk hareketin, Brasso'nun elindeki Maarva'nın küllerinden yapılmış kiremitle bir stormtrooper'u haşat ederek olması ise ayrıca manidardı. Maarva resmen küllerinden doğmuş gibi oldu. Ferrix'teki isyandan sonra Cassian'ın Luthen'e "kill me or take me" şeklinde kendini dönüşümünü tamamlamış tam bir isyankar olarak sunmasıyla da sezonu bitirmiş olduk. Bu blog postunu yine Maarva'nın sözleriyle,  Cassian'ın, Aldhani'den, Niamos'a, Narkina 5'ya ve tekrar memleketi Ferrix dönerek yaşadığı kişisel gelişimini anlatarak bitirmek istiyorum. “Tell him none of of this is his fault. It was already burning. He’s just the first spark of the fire. Tell him he knows everything he needs to know and feels everything he needs to feel. And when the day comes, and those two pull together, he will be an unstoppable force for good. Tell him I love him more than anything he could ever do wrong.”  Teşekkürler, Tony Gilroy.

14 Ağustos 2022 Pazar

The Sandman

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 10

Benim puanım: 8/10

Merhabalar. Uzun bir aradan sonra buradayım. Bu süreçte aslında başka blog gönderileri yazmayı düşündüm, hatta bazıları hakkında notlar bile almıştım, ama üşendim. Notlar aldıklarım arasında Fumetsu no Anata E (To Your Eternity) animesi ve Heartstopper dizisi vardı. Onun dışında Otostopçunun Galaksi Rehberi, Binti, İçimizdeki Şeytan ve Olağanüstü Bir Gece kitapları üzerine de yazmayı düşündüm... Bilmiyorum bu blogu düzenli okuyanlar var mı ama eğer varsa ve bu konulardan herhangi biri hakkında blog yazısı okumak istiyorsanız bana ulaşsın. Neyse uzun bir aradan sonra blog post'u tüm gotikliğiyle The Sandman'e kısmetmiş.

Mr. Sandman, bring me a dream (bung, bung, bung, bung)
Make him the cutest that I've ever seen (bung, bung, bung, bung)
Give him two lips like roses and clover (bung, bung, bung, bung)
Then tell him that his lonesome nights are over

The Sandman'i kısaca anlatmak gerekirse dizi rüyalar aleminin kralı Dream of Endless, Morpheus karakteri ve onun güçten düşüp tekrar yükselmesi ve gittikçe insanlaşan evrimi üzerine. Daenerys'in lakapları gibi uzayıp durmaması için kendisine bundan sonra sadece Morpheus diyeceğim. Zaten dizide de sıkça Dream ya da Morpheus olarak anılıyor.  Morpheus ayrıca bildiğimiz gibi Yunan mitolojisindeki rüyalar tanrısının da adı. Morpheus, nam-ı değer Sandman, rüyalar aleminin hem mimarı hem de kralı. İnsanlar uyuyunca onun alemine geçiyor ve burada Morpheus'un hayat verdiği rüya ve kabuslarla karşılaşıyorlar. Bu arada rüyalar ve kabuslar da hepsi ayrı ayrı karakterler aslında. Morpheus ile özdeşleşen üç eşyası var, bunlar kum dolu bir kese, bir yakut ve bir miğfer. Bunlar aynı zamanda Morpheus'u en güçlü haline de taşıyor. Rüyalar aleminde sadece kabuslar ve rüyalar da yok; eskiden insan olan öldükten sonra öteki tarafa geçmek yerine Morpheus'un The Dreaming aleminde hizmetkar olan kargalar,  ilk günahkar Abil ile ilk kurban olan kardeşi Kabil (Abel ve Cain) ve kütüphaneci Lucienne de var. Kargalar Morpheus'un gerçek dünyadaki gözü, bir nevi drone kamerası görevini görürken, özellikle Lucienne'in sadakati ve Morpheus'un ona olan güveni de dikkat çekiyor. Ayrıca Morpheus'un Desire, Death, Despair ve Delirium adında kız kardeşleri var ve bunların hepsinin de kendilerine ait domain'i var. Bunlar arasından Death ve Desire dizide daha aktif yer alıyor.

Ana karakter olan Morpheus çok iyi cast edilmiş. İlk başlarda bu adam neden bu kadar poker face ve ruhsuz yahu diye gıcık olmuştum. Fakat adamın ölümsüz bir tanrı olması ve insan işlerine kayıtsız olması aslında çok mantıklı. Fakat buna rağmen duyguları yükseldiğinde sürekli gözlerinin dolması, diğer kardeşlerine nazaran ne kadar insanlaştığını da gösteriyor. Bunun dışında sürekli gelip giden yan karakterlerin bazılarını beğendim, bazılarına o kadar bayılmadım. Fakat genel olarak ölümsüzler Morpheus başta olmak üzere çok iyi kastedilmiş. Death'in insanlar için ne kadar olumsuz bir kavram olsa da sürekli güler yüzlü ve sevecen olması, Corinthian'ın hem korkunç hem karizma olması, Desire karakterinin gerçekten isminin hakkını vermesi... hepsi çok iyiydi. İnsanlar arasında da en son arktaki ana karakter Rose'un arkadaşlarının hepsi gerçekten birbirinden ilginçti. En güldüğüm de gotik kızlardı.

Dizi benim bakış açıma göre üç farklı temel arktan oluşuyor. İlk iki bölüm, Morpheus'un hapsedilmesi, 3-4-5 kaçısından sonra kendinden çalınan eşyalarını araması ve geri alması, 6 filler (fakat gayet güzel bir filler ama), 7-8-9-10. bölümler ise Vortex arkı. En sevdiğim ark Morpheus'un çalınan eşyalarını geri aldığı ve Lucifer Morningstar'la karşı karşıya geldiği ikincisi. Ondan sonra gelen gereksiz 5. bölümü hariç tutuyorum tabii. Ondan sonraki Death karakteriyle alakalı bölüm ise standalone bir bölüm olarak bile çok iyiydi. Bu arada LGBT+ karakterlere ve ilişkilere ayar olanlar olmuş, ölümsüz varlıklarda cinsiyet ve cinsel yönelim aranmasını şahsen saçma buluyorum. Ölümlü karakterlerde de çizgi romandaki karakterinin uyarlamada ana temasını etkilemiyorsa cinsel yönelimlerinin değiştirilmiş olmasını ya da karakterlerin farklı ırktan oyunculara verilmesinin bir önemi olduğunu da düşünmüyorum. Zaten Neil Gaiman dizinin yapımında aktif rol oynamış, eğer adam onay vermese zaten bu şekilde olmazdı. Neyse arklara dönelim;

İlk arktaki Morpheus'un aslında Death'i çağıran büyücü tarafından yanlışlıkla bağlanıp sonra da elindeki eşyaların çalınıp hapsedilmesini hep ilginç hem de dizideki işleyiş açısından biraz durağan buldum. Fakat o gotik hava, Morpheus'un yüzyıl hapsolduğu süreçteki umutsuzluğu ama bir yandan insanları öğrenme istediği yine de çok güzel anlatılmıştı. Fakat ne zaman kaçtı, The Dreaming'e döndü ve Fate'den aldığı bilgilerle çalınan eşyalarını aramaya başladı, dizi benim için asıl o zaman başladı. Geri döndüğünde rüyalar alemindeki şatosunun yıkılmış olması, inşaa ettiği her şeyin yok olmaya yüz tutması güzel bir detaydı. Ayrıca 1910'lu yıllarda gerçekten var olan uyku hastalığı salgını, encephalitis lethargica'yı Morpheus'un hapis olup uyku alemini yönetememesine bağlamaları açıkçası çok hoşuma gitti. Bu arkta bazı yeni karakterlerle tanıştık. Buna Jenna Coleman'ın oynadığı Johanna karakteri, John Dee ve annesi de dahildi. John Dee ve annesi Ethel diziyi ilk arktan bağlama ve diziye gergin hava verme konusunda gayet iyiydi.  Biseksüel Johanna Constantine ise sanki daha iyi olabilirmiş gibi geldi. Sanırım yüzü ne kadar sevimli olsa da Jenna Coleman'ın oyunculuğunu çok beğenemiyorum (Angut Clara!). Hikayeye Johanna, Morpheus'un kum kesesini aldığı kısımda katıldı ve neyse ki çok durmadı. 2. arkta asıl bomba bölüm ise (ve bence dizinin en iyi bölümü) Morpheus'un miğferini bulmak için bir şeytanın peşine takıldığı bölümdü. Burada canımız Brienne Tarth'ımızı canlandıran Gwendoline Christine karşımıza bu sefer de Lucifer Morningstar olarak çıktı ve miğferi çalan şeytanı temsilen Morpheus ile dülloyu kabul etti.

source: The Atlantic

O noktada dedim, tamam Gwen zaten Game of Thrones'tan kılıç dövüşlerine alışık herhalde düelloya kılıçla ve şovalyelikle girişecekler. Unuttuğum nokta bu iki karakterin insan olmamasıydı. O yüzden onun yerine bir nevi roleplaying'i hatırlatan, bir o kadar muazzam sözlü düelloyu izledik. Hele I'm nova'dan sonraki gelen kısımlar ve I'm hope ile biten düello benim için dizinin doruk noktası oldu. Benim gibi tekrar izlemek isteyenler için youtube linkini de aşağıya bırakmak istiyorum:

Gelelim en sevmediğim 5. bölüme. Bu kısımda John karakterinin bir diner'daki insanları esir alıp elindeki büyülü yakutu kullanarak onlara salt dürüst bir dünyada neler olacağını göstermesini izliyoruz. Garip bir şekilde herkes önce birbiriyle cinsel aktiviteye girişip sonra kendilerine zarar verip ya intihar ediyor, ya da birbirini öldürüyor. Bence gereksiz bir bölümdü. Neyse ki ara verdiğimiz 6. bölümde Death karakteriyle tanıştık da dizinin keyfi yerine geldi. Bu bölümde biraz zırladığımı itiraf edeyim, ölümün insanlara sarılarak onları almasını hem güzel hem de üzücü buldum. Özellikle bebeği almaya geldiği kısım epey üzdü. Bu bölümde Morpheus, Endless'lar olarak asıl amaçlarının insanlara hizmet etmek olduğunu tekrar hatırladı ve gücünü tüm ihtişamıyla geri kazanmışken tekrar gerçek amacını da buldu. O açıdan 4. bölümden sonra bu bölüm favorim oldu diyebilirim. 

Son ve en uzun arkta Vortex olan 21 yaşındaki Rose karakteri, aile draması ve etrafında dönenleri izledik. Vortexler, bütün rüyalara giriş yapabilen ve en son hepsini birbiriyle ve gerçek dünyayla çakıştırabilecek güce bir sahip her bin yılda bir doğan fenomon insanlar. Rose'un bunlardan biri olduğunu öğreniyoruz, normalde onu dünyayı kurtarması gerektiği için öldürmesi gereken ama artık daha çok empatiye sahip Morpheus'un çelişkisini de görüyoruz. Bence genel hatlarıyla ve konunun ilginçliğiyle güzel bir arktı ama sanırım bazı oyunculuklardan dolayı bir olmamışlık hissi verdi. O yüzden sanırım daha fazla yazmak istemiyorum bu ark konusunda. Sadece hoşuma giden birkaç noktadan bahsetmek istiyorum. Kabusların ve rüyaların da insanlarla uğraşırken değişmesi ve özellikle Gault kabusunun artık insanları korkutmak yerine onlara ilham vermek isteyen bir rüya olmak istemesi gayet güzel bir detaydı. Değişim rüzgarına kapılan Morpheus da the Dreaming'i tekrar inşa ederken bu istekleri göz önünde bulundurdu. En son diziyi egosu incinen Lucifer'ın savaş ilanıyla da güzelce kapattık.

Genel olarak başarılı bir dizi olmuştu. Çizgi romanını okumama rağmen gayet eğlenerek izledim. 2. sezonu da bariz gelecek gibi gözüküyor, o da güzel bir haber.


31 Ocak 2022 Pazartesi

The Man in the High Castle: Season 1

 


Yayın yılı: 2015-2019

Bölüm sayısı: 4 sezon x 10 bölüm

Benim puanım: 8.5/10

Amazon Prime'dan otuz günlük deneme aboneliği almışken uzun süredir watchlist'imde olan The Man in the High Castle'ı izlemeye başladım. O kadar sardı ki sanırım birinci sezonu üç gün içinde bitirdim. Keşke daha önce izleseydim dedim ama iyi ki izlememişim, bu dönemde daha keyifli oldu. İlk dört bölüm biraz yavaş ve sürünmecedeydi, ama konuyu merak ettiğim için devam ettiğime çok memnun oldum. Benim için bu ocak ayına damgasını vuran bir yapım oldu, o nedendir ki doktora savunmamdan sonra ilk defa bir blog postu yazacak motivasyon buldum.

Konusuna gelirsek; 2. Dünya Savaşı'nın Japonlar ve Naziler tarafından kazanıldığı ve Nazilerle Japonların ortak kurduğu ve dünyayı genel hatlarıyla ortadan ikiye ayıran güçler dengesine sahip, alternatif bir evreni, bir nevi bir distopyayı konu alıyor. Neden direkt alternatif evren dediğime birazdan geleceğim. Savaş sonrasında Sovyetler Birliği'ne ne olduğu çok açıklanmıyor ama 1949'da güya Stalin idam edilmiş. ABD, west coast Pacific Japan ve east coast ise Nazi birliği Reich olacak şekilde ikiye ayrılmış. Detaylar için şu fan yapımı haritaya bakılabilir; Dünya haritası.  Her ne kadar Japonlar ve Naziler birlik içinde gözükse de aralarında soğuk bir savaş var. Japonlar hala emperyal Japonya'nın geleneklerini sürdüren muhafazakar bir hükümetken, Naziler ses hızında uçakları 1960'larda aktif olarak kullacak teknolojiye sahipler. Teknolojideki bu dengesizlik, Japonlarda Naziler tarafından başlatılacak yeni bir savaşta yenilecekleri korkusunu oluşturmuş. Bu sebeple olacak ki Nazi birliğindeki ayrılıkçı güçler Hitler'den kurtulup Japonya'yı vurmak için günlerini iple çekiyorlar.

Ana karakterimiz Juliana Crain, Pacific Japan San Francisco'sunda Japonların hükmettiği bölgede boyunduruk altında yaşayan halktan biri. Her ne kadar Japonca öğrenip Aikido derslerine katılıp yeni düzene adapte olmaya çalışsa da hep bir şeylerin daha iyi olabileceğine inanan bir karakter. Bir gün evden kaçan kız kardeşinin direniş grubuna katıldığını öğreniyor ve polisten kaçan kardeşinin vurulmadan önce ona verdiği bir film makarasıyla hayatı değişiyor. Bu film makaralarının, Yüksek Şatodaki Adam (The Man in the High Castle) lakabında bir adam tarafından dağıtıldığı bilgisi halk arasında zaten dolaşıyor. Hitler, bizzat filmlerin toplantılmasını emretmiş ve filmleri bulundurmak en büyük suç grubuna girmiş. Juliana'nın eline geçen filmde, tarihin aksine, savaşın çok gerçekçi bir şekilde Amerika tarafında kazanıldığı gösteriliyor. Bu sonrasında direkt spoilerları bile okumadan bende The Man in the High Castle'ın başka bir alternatif gerçeklikten bu filmleri yaydığı izlenimini uyandırmıştı. Sanırım yanılmamışım ki dizi diğer sezonlarda başka alternatif evrenleri de konu alıyormuş dizi. Eee benim bu diziyi sevmem için bir sürü kriter de burada bağlanmış ki zaten. Alternatif evrenler, Japonca, distopya, bilimkurgu ve tarihi politik dengeler!

Fakat dizi bir what if kurgusudan öte, polarize olmayan, gayet gri ve gerçekçi ve ilginç karakterlere sahip, politik ve sosyoekonomik düzeni ayrıntı şekilde yansıtan son derece başarılı bir kurgu olmuş. Sanırım bunu sağlam bir temel, yani 1962'de yayınlanan aynı isimli Philip K. Dick'in romanını referans almasına borçlu.  Genel hatlarıyla 1. sezon yorumlası yapmak yerine, çok başarılı bulduğum karakter dizaynlarından topluca bahsetmek istiyorum:

Juliana Craine: Dizideki ana karakter ve maalesef az sayıdaki kadın karakterlerden biri olmasına rağmen pek ilgimi çekmeyen karakterlerden biri oldu. Karakteri canlandıran oyuncu Alexa Davalos, oysa ki çok hoş ve güzel bir kadın. Juliana, dizide hep kardeşinin başına gelenleri anlamak ve onun intikamını almak için direniş grubuna katıldığını söylese de ben onu bunu daha çok kendi hırsı ve kendi bencil emelleri için yaptığını düşünüyorum. Bu açıdan da bir nevi empati kurabiliyorum. Sanırım Juliana'yı en iyi Tagomi tanımlıyordu; aşağı bir göreve tamah etmiş yüksek yetenekli biri, ileride olacaklarda rolü olan önemli bir biri. İlk sezon itabariyle kendisini biraz greater good kompleksli bir karakter olarak gördüm. Ne yapacağını bilmeyen, kafası karışık bir karakter.

Frank Frink: Acaba yazar bu isim ve soyisim kombinasyonunu çok düşündü mü? Frank, Yahudi bir aileden gelen ve bunu gizlemek zorunda olan, sanatçı ruhlu, iyi bir adam. Biraz da Juliana'ya olan sevgisinden ve yumuşak yürekliliğinden ilk sezonda başına gelmeyen kalmıyor. Kendisinden daha da saf iyi olan bir karakter varsa o da silah üretimi fabrikasında beraber çalıştığı arkadaşı Ed'dir herhalde. Neyse, Frank, 1.sezonda olaylar karışmadan önce Juliana'nın beraber yaşadığı erkek arkadaşı.  Neyse, Frank'in tek falsosu ve karanlık tarafını The Crown Prince'i öldürme amacıyla tabanca yapıp küçük bir Japon çocukla göz göze geldiği için bunu yapamadığı sahnede görüyoruz. Yine de iyilik tarafından henüz taviz vermedi. Şahsen yerinde olsam binbir güçlükle elde ettiğim ve kaçmak için kullanacağım parayı Juliana'nın flörtü Joe'yu yakuzadan kurtarmak için de çar çur etmezdim, misal. Bilmiyorum, belki de bu yüzden ilerideki sezonlarda Frank'in daha çok karanlık tarafını görebiliceğiz, bekleyelim görelim.

Joe Blake: Şimdiye kadar en az sevdiğim karakter ise Joe oldu. Tipik bir Amerikalı görüntüsünde, yavşak birisi. Direnişten biriymiş rolü yapan gizli bir Nazi ajanı. Çocuklu bir kadınla ilişkisi olmasına rağmen dizinin başından beri Juliana'ya göz koydu. İlk sezon itibariyle ne yapacağını bilmeyen, hangi tarafta olacağını kestiremeyen bir imaj çizdi (ki sanırım aynı sebepten dolayı Juliana'yla bir empati bağı kurdular). Sanırım daddy issues'tan müzdarip olduğu için John Smith'i bir nevi babası gibi görüyor. Alternatif evrenlerden birini gösteren bir film makarasında Joe'yu Frank'i infaz eden bir Nazi subayı olarak görüyoruz. Sırf bu bile kendisini sevmemek için yeterli.

John Smith:  Gelelim dizinin en ilginç ve en gri karakterine. John Smith, Joe'nun görev aldığı misyonu da yöneten Nazi generallerinden biri. Ailesine aşırı düşkün, babacan bir karakter. Bu yüzden olacaktır ki Nazi generali olarak işlediği tüm suçları 'ailemi korumak için yaptım ve yapacağım' bahanesinin arkasına sığınarak savunuyor. Rudolph ile yaptığı bir diyalogda aslında yaptıklarından pişman ama bunu inkar eden biri olduğu izlenimini verdi. Aslında mükemmel bir Milgram deneyi örneği olurmuş, yani oteriteye itaat için  her şeyi yapabilen ve suçluluk duygusundan bu sayede kaçabilen ama özünde psikopat olmayan biri. Bu kadar fanatik bir Nazi'yken hem kardeşi hem de oğlunun otoimmün hastalığının olması ve engelli olması riskine karşılık otoriteler öldürmeden oğlunu öldürmek zorunda olması ilginç bir karakter dilemması olmuş.

Söylemeden geçemeyeceğim, aktorün tipi neden acaba La Casa de Papel'deki Berlin'e bu kadar benziyor? Oysa teki İspanyol, diğeri İngiliz aktörler..

Tagomi-san:  İlk sezonda en favorim ise bu tonton Japon amca oldu. Nobusuke Tagomi, önemli bir politik figür olan bir Pasifik Japonya'nın ticaret bakanı. Temiz kalpli, hatta bu dünya için fazla iyi diye tanımlanabilecek bir nahiflikte, ama biraz batıl inançlı biri. Çubukları atarak ve meditasyon yaparak hep barışçıl ve iyi niyetli kararlar almaya çalışsa da yaşadığı dünyadaki güçler dengesi yüzünden sık sık bocalıyor. Bana biraz Murakami'nin Kafka Sahil'deki kitabındaki yine tonton, temiz kalpli ve batıl inançlı karakteri Nakata amcayı anımsattı yer yer. Sezon finalinde Juliana'nın kolyesiyle meditasyon yaparken kendini Amerika'nın savaşı kazandığı alternatif evrende bulması biraz komik oldu.

Kempeitai Kido: Kendisine bol bol gıcık olmamıza rağmen (şahsen yuvarlak gözlüklerine doğru okkalı bir yumruk savurasım çok geldi), yine ilginç bir gri tonda olan bir karakter ise Kempeitai polis komiseri, Kido-san oldu. Görevine sıkı sıkıya bağlı olan Kido, biraz kalın kafalı ama ülkesinin iyiliği ve çıkabilecek yeni bir savaşı önlemek için bile bile seppuku yapmayı göze alabilecek kadar da onurlu biri. Bana sık sık Monster animesinde Dr. Tenma'yla kafayı bozan, dedektif polis Lunge'yi hatırlattı. Tıpkı Lunge'nin Tenma'yı takıntı haline getimesi gibi, içten içe suçsuz olduğu bile bile Kido da Frank'i takıntı haline getirdi tüm sezon boyunca.

Rudolph Wegener: John Smith ile savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynamış bir Nazi generali. John'un aksine yaptıklarından çok pişman ve bunu inkar etmiyor. O yüzden sezon başında Tagomi-san ile birlik olup Naziler ve Japon İmparatorluğu arasında çıkacak olan bir savaşı önlemek için Japonlar için casusluk yapıyor. Fakat yakalanınca, Naziler arasındaki ayrılıkçı güçler tarafından Hitler'in suikastinde görevlendiriliyor. Bunda da başarısız olunca bizzat Hitler tarafından ailesini korumak için intihara zorlanıyor. Muhtemelen günümüz tarahinde yine bir Nazi generali olan ve Hitler'in suikastinde başarısız olunca gizlice intihara zorlanan Erwin Rommel karakteri esas alınarak yazılan bir karakter.

24 Kasım 2021 Çarşamba

Arcane

 

source: engadget.com

Çıkış yılı: 2021

Bölüm sayısı: 9

Benim puanım: 9.2/10

Gelelim, bu yıl çıkan abartısız en iyi Netflix projesine. Arcane, League of Legends oyunundaki Zaun ve Piltover evrenlerindeki karakterleri baz alarak bir animasyon dizisi projesi. Çok ama çok iyi olmuş. Öncelikle söylemem gerekiyor ki hiç LOL oynamadım, oynamayı da düşünmüyorum. Bir ara çevremde çok oynayan insan vardı ama ne oyunun grafikleri ne de toksik oyuncu ortamı ilgimi çekmişti. Peki oyununu oynamamak bu diziden alınan keyfi azaltıyor mu? Kesinlikle hayır! Animasyon kalitesiyle olsun, karakterlerin altyapısını kuran hikayeleriyle olsun, Riot Games LOL oyunundan bağımsız olarak bu dizide müthiş bir iş çıkarmış. Hikayenin temeli, LOL'de çatlak bir kadın karakter olan Jinx'e dayansa da hem yoksul alt şehir (undercity) Zaun, hem de zengin ve elit üst şehir Piltover'dan bir sürü karakterin içi dolu dolu anlatılmış.

Hikayeye gelecek olursak gayet Steampunk bir ortam olan Zaun şehriyle giriş yapıyoruz. Yoksul alt şehirden iki küçük kız kardeş Vi ve Powder'ın ailesini polisler öldürünce iri yarı ama yumuşak yürekli Vander tarafından evlat ediniliyorlar. Vi, üst şehir Piltoverlılara karşı öfkeli ama iyi kalpli bir ergen, Powder (gelecekteki adıyla Jinx) ise yedi yaşında tatlı bir kız, bilek gücünden gadgetlar üzerinde çalışıp daha çok yaratıcılığa önem veriyor. Aslında dizi boyunca birbirine aslında çok bağlı olan bu iki kardeşin nasıl yollarının ayrıldığını ve tatlı küçük bir kız olan Powder'ın nasıl kafadan çatlak büyük bir terroriste dönüştüğünü izliyoruz. 

Jinx'in geçmişteki yaşadığı ve istemeden etrafındaki insanların ölümüne sebep olduğu bir travma sebebiyle, Vi ve Powder'ın yolları ayrılıyor. Vander ile geçmişte bir husumeti olan, ekstremist bir Zaunlu adam, Silco, Powder'ı yetiştirip onun Jinx'e dönüşmesine yol açıyor.  Silco, aslında dizideki anti-kahraman olsa da diğer dizilerdeki bilindik kötü adamlardan farklıydı. Geçmişte ailesine karşı garezi olmasına rağmen genç bir kıza (Jinx) olan obsesyonuyla da yer yer Littlefinger'ı hatırlattı. Bu bile dizinin iyi olmasına güzel bir sebep olabilirmiş aslında. Jinx'in dönüşümündeki ana hikayeye giden yolda, bize Piltover'ı ileri seviye bir geleceğe taşıyan Hextech'in yaratıcısı olan bilim insanları Jayce ve Viktor'un hikayeleri ise çok doğal bir şekilde harmanlanarak anlatıldı. Kız kardeşinden hapiste kaldığı yıllarda ayrı kalan Vi'ın yolunun ise Piltover'lı, aileden zengin, ama idealist bir polis olan Caitlyn'le kesişmesi ve bunun bir aşk hikayesine dönüşmesi ise bence hikayeye başka bir boyut kazandırdı. İlk sezon itibariyle dizide en sevdiğim karakter olan Vi'ın bir lezbiyen ilişkisi olması bence bu dizide hiç de sırıtmadı. Umarım Netflix'in LGBTQIA+ karakterleri zorla hikayelere dahil etmesinden şikayetçi olanlar, Vi & Cait çiftinden de şikayetçi olmazlar. Bence çok tatlı bir çift oldular, ikisini de çok sevdim, ben kendilerini destekliyorum şahsen :)




Vi dışında diğer sevdiğim karakter ise Rus aksanıyla endam eden, alçakgönüllü, Jayce gibi tipik yakışıklı bir kahramanın en yakın arkadaşı görevini gören Viktor oldu. Zaun'da büyüdüğü için pek çok sağlık problemi olan Viktor, zekası sayesinde yükselmiş ve Piltover'da ünlü bir bilim insanı olabilmiş. Onun da hikayesi bence en az Jinx kadar hüzünlü. Çünkü bilimi her zaman insanların iyiliği için kullanma tarafında olan Viktor, çaresizliği yüzünden Hexcore'un karanlık gücüne çekiliyor ve adım adım insan-robot arası bir organizmaya dönüşüyor. Aslında kendi trajik hikayesini dizinin ilk sezonunda kısa kendisi şöyle açıkladı; 'In the pursuit of great, we failed to do good.'

Demem o ki animasyonlarıyla, hikayesi ve karakterleriyle Arcane dizisi gerçekten üst düzey bir iş olmuş. Şuraya dövüş sahnelerinden çok beğendiğim ikisini bırakıp gidiyorum:

İlk sahne, Jinx ve Zaun'daki çocukluk arkadaşı Ekko arasındaki şu sanat eseri olan dövüş sahnesi:


Diğeri ise hem animasyonları ve müziği ile göz kamaştıran hem de bizi karmaşık duygulara sürüklüyen Vi ve Jayce'in Chemguard'lara karşı şu dövüş sahnesi:


Dizinin ikinci sezonu ne yazık ki 2023 yılında gelecekmiş, ama ilk sezonki kadar kaliteli bir iş çıkaracaklarsa ben seve seve beklerim.

8 Ekim 2021 Cuma

Squid Game

 

source: XGN.nl



Yıl: 2021
Bölüm sayısı: 9
Platform: Netflix
Benim puanım: 7.6/10

Sosyal medyayı kasıp kavuran, hem bolca övgü hem de yergi toplayan yılın Kore yapımı Netflix dizisine gelelim. Diziyi ben ilk Liah Yoo'dan duydum, sonra da Çisem Çakır da beğendiğini söyleyince dedim acaba ben de izlesem mi, yoksa La Casa de Papel falsosu gibi bir şey mi çıkacak acaba? En son da son zamanlarda beğeniyle dinlediğim Ortamlarda Satılacak Bilgi podcast'inin instagram hesabında da önerildiğini görünce artık izlemeye karar verdim. Uzun uzun analiz kasacak derinlikte bir dizi olduğunu düşünmüyorum, ama ben genel olarak sürükleyiciliğini beğendim. Dizinin konusu aslında biraz bilindik, çok zor ekonomik koşullarda olan, borç batağa batmış, sosyal olarak toplumdan dışlanmış insanları toplayıp milyarlarca büyük mebla para teklif edip onlara ölümcül bir takım oyunlar oynatmak. Aaa bakalım nereden hatırlıyoruz bunu, nam-ı diğer Hunger Games. Hatta tıpkı oradaki gibi bize bu oyunlara yatırım yapan aşırı burjuva sınıfından saçma sapan insanlar gösterdiler 7. bölümde. Bu diziye Kore yapımı Hunger Games dersek de çok yüzeysel olmaz bence. Sadece kırmızı kostümlü görevlilerin maskesinde play station kumandasının tuşlarındaki yuvarlak, üçgen ve kare sembollerinin olması ve bunun aralarındaki hiyerarşiyi göstermesi komik ve orijinal bir fikirdi diyebilirim.

Şimdi biraz Kore dizilerinin genelde güzel başardığı karakter tiplemelerine ve duygu ve dram işleyişlerine gelelim. Ana karakterimiz Gi-hun tam da bir baltaya sap olamayacak bir evlat tiplemesi, yaşlı annesi çalışırken onun banka kartını çalıp at yarışlarında para kaybeden, eski evliliğinden küçük bir kızı olmasına rağmen babalık mesleğinde epeyce çuvallayan bir tipleme. Ama aslında temiz kalpli ve yufka yürekli biri olduğunu bazı küçük sahnelerle gösteriyorlar. Misal tefecilerden kaçarken çarptığı genç kızı tüm acelesine ve paniğine rağmen yerden kaldırıp özür dilemesi, eve götüreceği ve yiyecekleri tek yemek olan uskurumdan gördüğü bir sokak kedisine de bir parça vermesi gibi... Zaten dizi boyunca da bu iyi niyetliliğinden vazgeçmeyen bir karakter oldu. Bir de onun ters tiplemesi var,  Gi-hun'un çocukluk arkadaşı Sang-woo. Fakir mahallesinden zekasıyla kurtulmayı başarmış, fakat kibirden ve kötü yönetiminden dolayı yine işini gücünü batırmış, borca batmış ve bundan dolayı kendini yine Hunger Games'te bulmuş bencil bir karakter bu. Pakistanlı mülteci saf Ali karakterini ise biraz sterotip buldum ama sanırım Sang-woo ile arasındaki homoeroktik gerilim için koyulmuş bu karakter. Sang-woo ne kadar bencilse, Ali karakteri ise o kadar özgecildi. Dizide sık gördüğümüz diğer iki karakter ise Kuzey Kore'den iltica eden kapkaçcı genç kız Sae-byeok ve alzheimerlı yaşlı adam Il-nam. Sae-byeok'un amacı yetimhaneye bırakmak zorunda kaldığı küçük erkek kardeşinin geleceğini kurtarmak iken, Il-nam karakterinin sadece ölmeden önce bir şeyler yapmak için oyuna katıldığını öğreniyoruz. Bu beş karakterin etrafında dönen son derece duygusal 6. bölümle çıta epey yükselmişken, bence saçma sapan Amerikalı VIP karakterleriyle ve garip bir polis kovalamacasıyla düşüşe geçti. 2. sezonun sinyallerini de verdi ama ilk sezondaki karakterlerin neredeyse hepsi öldüğü için nasıl devam ederler bir fikrim yok. Bence devam etmesinler zaten, böylece bırakırsa tadında kalır ve deli saçması La Casa de Papel'in kaderine düşmez umarım.

21 Temmuz 2021 Çarşamba

Loki

 

Source: Polygon


Bölüm sayısı: 6
Yayın yılı: 2021
Benim puanım: 9/10 

Merhaba, ben 10 yaşındayken Bilim Teknik dergisinden paralel evrenler teorisini okuyup arkadaşlarımın kafasını ütülemiş, şimdiye kadar karşıma çıkan tüm zaman yolculuğu ve alternatif evrenler ile ilgili dizileri, filmleri animeleri zevkle tüketmiş, Steins;Gate'i baştan sona iki kez izleyip oyununda da farklı timeline'ların hepsini denemiş o garip nerd. Multiverse ile ilgili Marvel'ın timey wimey stuff Loki serisini doktora tezim kapıya kadar dayanmışken kaçıracağımı sandıysanız yanılmışsınız.Kendisini dizi görmemiş masum köylüler gibi iki gün içerisinde tükettim. Bu dizi bana yer yer Doctor Who eski sezonlarındaki keyfi verdi. Zaman yolculuğu, daha ziyade alternatif evrenler üzerine olan nerdlüğümü yeterince tatmin etti ve Doctor Who'da beklediğim ama alamadığım Female Doctor beklentisini ve fazlasıyla karşıladı. Hepsine tek tek geleceğim. 

Dizide izlediğimiz Loki, End Game'de Avengers'ın zamanda yolculuk yaparak New York savaşından sonraki zamana geldiğinde Teserract'ı alıp kaçma şansı yakalayan bir Loki variant'ı. Yani alternatif bir zaman çizgisinde var olan bir Loki. Fakat bu dizide olanlar sebebiyle yine de tüm Marvel dünyasıyla bağlantılı. Neden mi, çünkü bu dizide olanlar tüm Marvel evreninde olan her şeyi alt üst edip baştan yazacak nitelikte büyük şeyler! Dizide bu kaçıştan sonra Loki bazı TVA (Time Variance Authority) muhafızları olarak kıskıvrak yakalanıyor ve büyünün geçmediği ve zamanın farklı aktığı, zamanın dışında var olan bir boyut olan TVA'ye getiriliyor. TVA, bence sadece Marvel adına değil, genel manada çok ilginç bir yer olmuş.TVA, Time Keepers denilen üç tane tanrısal varlık tarafından korunan ve zamanın olağan gidişine müdehale edenleri elimine eden bir yapı. Çalışanları kendilerine analyst diyen bürokratlar ve ayrıca isimleri olmayan, C-20 gibi kod adlarıyla çağrılan muhafızları var. Bu insanların hepsi Time Keepers tarafından yaratıldıklarını ve kutsal bir görev için var olduklarını düşünüyorlar. Ayrıca Renslayer adında bir yargıçları var, bu düzenin dışına çıkan insanları mahkemeye çıkarıyor ve yargılıyorlar. MCU'nun şimdiye kadar gördüğümüz sacred timeline akışını bu yapı koruyormuş. Avengers'ın zamanda yolculuk yapıp değiştirdiği zaman çizgisi de bu akışın içinde aslında. Zamanın kontrol edilmesi ve bunun kutsal bir görev addedilmesi açısından TVA, bana biraz Discworld'deki History Monks'ların yaşadığı vadiyi anımsattı. Fakat ütopik bir düzen gösterip aslında arka planda başka şeyler dönmesi ise sanki biraz Brave New World'e göz kırpıyor. 

Belki benim kadar bu konuya takık olmayan bazı izleyiciler, sanki TVA hiçbir paralel evrene izin vermiyor gibi algılamış. Fakat benim anladığım, aslında belirli paralel evrenlere izin verildiği ama tıpkı Steins;Gate'de olduğu gibi divergence point yaratacak sınırı geçecek şeylere (nexus) müdehale edildiği oldu. SG'de Suzuha'nın anlattığı gibi bir halatta bir sürü ip var, hepsi aynı yere çıkıyor (aynı sonuca çıkan farklı zaman çizgileri) ama bu iplerden birini ayırıp halatı bölersen ve başka bir halat çıkarırsan bu artık divergence'a yani bu dizideki adıyla nexus'a giriyor. Hatta bunu bir nevi basit matematiksel ifadeyle dizideki yapay zeka Miss Minutes şöyle aktardı (tabii benim de eksik anladığım kısımlar olabilir, farkederseniz ve benimle iletişime geçerseniz, zevkle tartışırım :)):
source: Marvelblog

Özetle bu ana sürekliliğin dışına çıkan ve nexus yaratan herkese Variant deniyor. Bizim Loki de Teserract'ı çaldığı için bu gruba giriyor. Normalde Loki, yargıca göre yok edilmesi gerekirken Mobius (Owen Wilson) adlı bir analyst/ajan Loki'yi başka bir konuda kullanabileceklerini söyleyerek kurtarıyor. Bu Loki, haliyle Thor Ragnarok ve Infinity War gibi karakter gelişimine yardımcı olan olayları yaşamamış hala muzip ve bencil olan Loki. Loki, yani İskandinav mitolojisindeki God of Mischiefs, bana Yunan mitolojisinde, yine muzip bir tanrı olan, yaptığı her şey yanına kalan ve şeytan tüyüyle olaylardan sıyrılan Hermes'i hatırlatıyor. Neyse, bu dizi sadece mitolojiyle köşesinden alakalı olduğu için oraya çok girmeyeyim ama mitolojiye meraklıysanız, özellikle Yunan mitolojisi hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorsanız Mitolojik İnciler podcastını şiddetle tavsiye ederim: 

Reklamlardan sonra devam edelim. Bu dizide ise aslında bozmasaydı yaşam çizgisinde neler yaşayabileceğini bir videoda izleyip öğrenen Loki, tamamen değişiyor ve samimi bir şekilde Mobius'a yardım etmeye karar veriyor. Tabii, muziplikler tanrısı muzipliğini tamamen bırakır mı, hayır. Yine arka plandaki motivasyonu, TVA'in arkasındaki güç bu Time Keepers'ı görmek ve bir an önce TVA'den kurtulmak. Çünkü muzipliği ve zekasıyla Loki, ütopik gibi görünen bu kutsal evrende bir bit yeniği olduğunu çözüyor. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Owen Wilson ve Tom Hiddleston arasındaki kimya harikaydı. Hele Tom Hiddleston, MCU'da aşırı bayılmasam da bu dizide benden bir fan girl'lük kopardı. O nasıl bakmak, o nasıl ağlamaktır. Yavru köpek gibi bir adam asjaksjajs. Bizim Loki'yi kullanmak istedikleri olay meğerse yine başka bir Loki variantı olan ve amacı TVA'yi yok etmek olan Sylvie'yi yakalamakmış. Loki'nin kadın variantı olan Sylvie, tüm hayatını çocukluğundan beri TVA'den kaçmakla geçiren travmatik bir karakter. Kaçarken kıyamet anlarına sığınıyor, çünkü kıyamet anlarında nexus yaratamıyor ve ne yaparsa TVA'nin gözünden kaçabiliyor. Bunu kendini bilen bizim Loki farkediyor ve Sylvie'yi 2044'teki bir kıyamet senaryosunda bulabiliyor. Fakat bizim Loki'ler bir şekilde birbiriyle takım olup TVA'den kaçıyorlar. Sylvie, bana Doctor Who'da alamadığım Female Doctor keyfini fazlasıyla verdi, harika bir Loki olmuş. Lokiler arasındaki bağ ile aslında bir aşk hikayesi de izlemiş olduk. Ultra bir narsist olan Loki'nin (Mobius'un dediğine göre sesmik bir narsisizm), Sylvie'ye yani kendinin farklı bir variantına aşık olması bana çok doğal ve mantıklı geldi aslında. Hatta bir romans olarak beğendim bile. Bence Freud da görse aşırı keyiflenirdi :). 

source: insider.com

Loki ve Sylvie aralarında bir bağ kurulunca yenilmez oluyorlar ve TVA'yi altüst edip Time Keepers'ın aslında sahte androidler olduğunu açığa çıkarıyorlar. Ayrıca Sylvie'nin düşünce okuma gücüyle de TVA'deki tüm insanların aslında variant olduğunu öğreniyoruz. Çünkü Sylvie, bizim Loki gibi ilüzyon büyüsü yapamıyor, ama enchantment adını verdiği bir güçle insanların düşüncelerini ve bedenlerini kontrol edebiliyor. Bu noktada, Renslayer karakteri de ilginçti. Çünkü Sylvie'yi çocukluğundan beri tanıyor ve Time Keepers'ın sahte olduğunu öğrenmesine rağmen yine de kutsal bir amaç için varolduğuna inanmak için ısrar ediyor. Renslayer, Mobius'a ek olarak bizim Loki'yi de elindeki pruning aletiyle yok ediyor. Fakat Sylvie bu işin peşini bırakmıyor ve aslında yok edilen variantların ölmediğini (hatta net bir şekilde yok edilemeyeceğini) ama onların zararsız olabilecekleri zamanın bittiği bir boyuta (the Void) gönderildiğini öğreniyoruz. Hala Time Keepers'ın sahte olmasının şokunu atlatamayan ve şu ana kadar hayatını mahveden kişiden intikam almak isteyen Sylvie, Loki'yi takip edip kendi kendini prune ediyor ve void'e gidiyor.  Böylece zurnanın zort dediği bölüme geliyoruz.

Void bölümü harikaydı. Burada Classic Loki, Child Loki ve Timsah Loki (!) de dahil olmak üzere pek çok Loki variantıyla tanışıyoruz. Bence en cool'u yaşlı olan Classic Loki'ydi. Bana Peter Capaldi'nin Twelfth Doctor'unu anımsattı biraz. Void, Alioth adı verilen bir dumanlı gölge canavarı tarafından korunuyor ve gönderilen variantların kaçmasını da bu canavar neredeyse imkansız hale geliyor. Fakat Mobius, Sylvie ve tüm Lokiler bir araya gelince bu imkansızı aşmayı başarıyorlar. Alioth yok edilince arkasındaki bir şatoda yaşayan ve bu olayların arkasındaki asıl kişiyle, yani He Who Remains'le tanışıyoruz. He Who Remains, çizgi romanlarda da  yer alan bir karakter, (conquerer) Kang imiş. Çizgi romanları okumadığım için sadece bu diziden yorum getireceğim. 

Kang bize, aslında 31. yüzyılda yaşayan bir bilim adamı olduğunu ve paralel evrenleri keşfedip hepsinin tek bir zaman çizgisinde birleştirilebileceğini farkettiğini anlatıyor. Fakat kendisinin tüm variantlarının iyi olmadığı için ve bu evrenleri ele geçirmek için Multiverse War'u başlatmışlar. Kendisinin variantları arasındaki en iyi kişi olduğunu, Multiverse War'u sona erdirmek için TVA'yi kurduğunu iddia ediyor. Yani, TVA aslında Kang'ın Multiverse War'ı başlatmasına sebep olacak olayları sonladırmakla görevli, divergence point ise buna göre çiziliyor.  Kang, Sylvie ve Loki'ye iki seçenek sunuyor. Ya Sylvie intikamını alabilecek ve Kang'ı yeni bir Multiverse Savaşı'na sebep olma pahasına öldürebilecek ya da Loki ve Sylvie kontrolü ondan devrealabilecek. Bu noktada, bizim yeterince olgunlaşmış olan Loki'miz (kıymetlimisss), Sylvie'yi adamı öldürmemesi konusunda ikna etmeye çalışıyor. Diyor ki "I just want you to be okay", yani sadece "bizim" iyi olmamızı istiyorum. Bak sen bizim aşık narsistimimize... Fakat hayattaki tek amacı intikam olan Sylvie, buna karşı çıkıp Loki'yi alt ediyor ve Kang'ı öldürüyor. Sylvie, gördün mü bak ne yaptın:


source: unknown

Senin yüzünden şimdi tüm bu filmleri izlemek zorunda kalacağız. Yani, Sylvie Kang'ı öldürerek Marvel için bambaşka dünyalara kapılar açıyor. Olasılıklar sonsuz. Zaman akışı linear olmadığı için, TVA'in kurulumu da Kang'ın ölümüyle engelleneceğinden geçmişte TVA'in müdehale ettiği olaylar da değişebilir. Yani geçmişteki olayların da değişmesi ve farklı paralel evrenlere çıkması çok olası. Zaten TVA'de Infinity Stone'ların kitap desteği olarak kullanılması yeterince şok ediciydi. Şimdi açılan bu sonsuz paralel evrenlerde kim bilir neler göreceğiz. Sylvie'nin bu cinayetinden sonra Sylvie tarafından bir boyut kapısıyla zoraki TVA'ye gönderilen Loki, orada Mobius'u ve diğerlerini uyarmaya çalışıyor ama onu tanımıyorlar bile. Son bölümü de TVA'deki Time Keepers heykellerinin Kang'in evil variantlarından birinin heykeliyle değiştiğini gösteren sahneyle bitiriyoruz.

Bu yolda açılan gelecek filmlerinden, en merak ettiğim film bir Doctor Strange filmi olan Multiverse Madness. Doctor Strange, Wanda ve Loki'nin olduğu bir film olursa da tadından yenmez bak. I have a dream!

Not: Bu postu blogumu okuduğundan bile emin olamadığım, fakat artık "variant" kelimesini duyunca Coronavirus'ü değil de, Loki'yi düşünen sevgili akustikinsan'a adıyorum :)









14 Temmuz 2021 Çarşamba

Black Widow

source: Wikipedia


Yayın yılı: 2021 

Süre: 134 dakika

Benim puanım: 7/10 (maalesef IMDB ile aynı)

Gelelim Marvel'ın eril elemanlarından dolayı çok zor sırası gelen Natasha Romanoff karakterinin hikayesini anlatan film, Black Widow'a. Çok büyük beklentilerle gidilmezse aksiyonlarla dolu eğlenceli bir film olmuş, fakat bana göre potansiyelini yeterince kullanamadığından biraz eksik kalmış bir film. Avengers dışında hikayesini pek bilmediğimiz Natasha için özellikle Soul Stone için Hawkeye yerine kendini feda etmesinden sonra daha güzel bir film yapılabilirdi bence. End Game'de Natasha'nın ölümünün sinemada sadece bir durgunluk yaratıp sonra Tony Stark ölünce herkesin karalar bağlamasını da unutmadım, bak. Bari bu filmde hakkı daha iyi verilseydi... 

Film, Ohio'da ergen bir Natasha ve sonrasında gerçek olmadığını öğrendiğimiz 3 yıl boyunca beraber vakit geçirdiği ailesiyle ve fahri küçük kız kardeşinin olan Yelena'yla açılıyor. Bence bu sahneler gayet etkileyiciydi, o yüzden hiç beklentim olmamasına rağmen bu sahneler yüzünden belki güzel bir film izleyeceğiz diye umutlanmıştım. Gerçek olmamasına rağmen mutlu aile hayatları bir yemekte baba karakterinin getirdiği haberle buz gibi kesiliyor ve gayet aksiyonlu bir kaçış sahnesinden sonra Natasha'nın sahte kardeşi olan ve o sıralarda 6 yaşında olan Yelena'ya ne kadar bağlandığını ayrılık sahnesiyle anlıyoruz. Çünkü Sokova'dan bir yetim olarak alınıp diğer kaçırılan kız çocuklarıyla beraber widow (bir nevi gizli Sovyet ajan) olarak yetiştirilirken kendi başına gelenlerin bu küçük kızın başına da gelmesini istemiyor. Fakat istediği olmuyor ve ikisini ayırarak widow olarak yetiştirme kampına yani Red Room'a gönderiyorlar. Bu açılış sahnesinden sonra Civil War sonrası timeline'da artık yetişkin olan Natasha'nın Norveç'te inziviaya çekildiğini görüyoruz. Bir yandan Budapeşte görevde olan yetişkin Yelena (Florence Pugh), widow'ların beyin kontrolü altında oldığunu farkediyor ve bu kontrolü sıfırlayan kırmızı renkli bir kimyasalı bazı gizemli olaylarla keşfediyor. Bu sıvıları ablası Nat'e gönderiyor ve Natasha kendini takip eden bir nevi android olan Taskmaster'la aksiyonlu bir dövüşten sonra kimyasalı alıp Yelena'nın yanına yani Budapeşte'ye gidiyor. Scarlett Johanson ve Florence Pugh'ın kardeş çekişmeleri ve dinamikleri çok güzel olmuş. Daha doğrusu bence filmin en güzel yanı Yelena karakteri olmuş.

source: Geekyapar

Yelena karakteri sürekli Black Widow'un Avengers'layken super hero landing pozu kesmesiyle dalga geçmesiyle epey herkesi güldürdü. Muhtemelen end scene'de gördüğümüz kadarıyla Black Widow kostümünü Scarlett'tan devralacak gibi de gözüküyor. Bence şimdilik iyi bir karara benziyor, çünkü tuttum ben bu Yelena'yı!

Neyse, filmden devam edelim; kız kardeşlerimizin bir araya gelmesinden sonra asıl macera başlıyor. Budapeşte'de yoğun aksiyonlu, normalde 100 kere ölmeleri gereken sahnelerden sonra Natasha yıllar önce öldürdüğünü sandığı widow'ları yetiştiren Red Room'un patronu Dreykov'un aslında hala hayatta olduğunu Yelena'dan öğreniyor. Dreykov'un yerini öğrenmek için önce Sokova'daki yüksek güvenlikli bir hapishaneden 3 yıl boyunca onlara babalık rolü kesen Alexis'i yine aşırı aksiyonlu sahnelerle kaçırıyorlar. Filmin şamata karakteri görevini gören Alexis aka Red Guardian karakterini bu arada Stranger Things'den komiser olarak tanıdığımız David Harbour canlandırıyor ve bence Yelena karakterinden sonra diğer başarılı karakter de o olmuş. Binbir çabaya girip kaçırdıkları Alexis'in de maalesef ki Dreykov'un yeri hakkında bir fikri yokmuş. Fakat Alexis'ten filmin başında anne karakterini oynayan Melina'nın (Rachel Weisz) aslında Dreykov'un emrinde olan birinci sınıf bir bilim insanı olduğunu öğreniyoruz ve Melina'yı bulmak filmin yeni macera mekanı St. Petersburg'a geçiyoruz. Melina karakterini canladıran Rachel Weisz için tek söyleyeceğim, filmi sadece tek bir ifadeli poker face'le geçirdiği. Sterotipik Rus'a uysun diye bilerek mi bu poker face'i takındı bilemeyeceğim. Zaten film Sovyet Rusya klişeleriyle doluydu ki oraya hiç girmeyeceğim. Rachel Weisz'ı Mummy'den sonra  ilk defa görüyorum ve söylemem gerek ki 51 yaşında olmasına rağmen hala gayet taştı.

Melina'nın çevirdiği bir dalavereden sonra sonunda Red Room'a Natasha, Alexis ve Yelena'yla giriş yapıyoruz. Red Room aslında ana kötü karakterimiz Dreykov'un beyinlerini kontrol ettiği widow'larla dünyayı kumanda ettiği bir uyduymuş. Şahsi fikrime göre film güzel başlamışken Yelena karakteriyle yükselip Alexis karakteriyle mizaha girmişken bu Red Room kısmından sonra iyice düşüşe geçti. Çünkü kaçırılan kız çocuklarının widow olarak yetiştirilmesi gibi apaçık bir hikaye varken Dreykov'un rol kesmelerini ve sonra android olan Taskmaster'ın aslında Natasha'nın Dreykov'la beraber yıllar önce öldürmek için bombaladığı Dreykov'un kızı olduğunun açıklanmasıyla biraz kabak tadı veren bir hikayeye dönüştü. Dreykov'un kızı Antonia'nın hikayesi çok yüzeysel ve havada asılı kaldı, bence hiç olmasa da olurmuş. Filmin sonunda Natasha aka Black Widow, Alexis, Melina ve Yelena'nın da yardımıyla Red Room'u ve Dreykov'u yok edip widowları özgürlüğüne kavuşturuyor. Yelena da diğer kızlarla birlik olup ayrılırken Natasha Avengers dışında ikinci bir ailesi olduğu mutluluğunu yaşarken de filmimizi bitiyoruz. 

After credits sahnesine gelirsek, End Game'den sonra Natasha'nın mezarına gelen bir Yelena sahnesini izliyoruz. Mezarlıkta Hydra'yı temsil eden Valentina karakteri, Yelena'yı ablanı öldüren Hawkeye'ydi diye kandırıyor ve Yelena karakterinin buradan muhtemelen Hawkeye filmine bağlanacağını anlıyoruz. Haydi bakalım...

9 Mayıs 2021 Pazar

Shadow and Bone

    

                                                    Image: IMDB

Bölüm sayısı: 8 (45-58 dakika)
Benim puanım: 7.5/10

Dün gece bitirmişken taze taze Netflix'teki Shadow and Bone serisi hakkında yazmaya geldim. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım beklentileri çok yüksek tutmazsak bence Netflix ortalmasına göre güzel ve sürükleyici bir dizi olmuş. Ama buna rağmen pek çok eleştirim olacak. Bu seri Leigh Bardugo'nun Grishaverse serisindeki iki farklı üçlemenin yani Shadow and Bone ve Six of Crows serilerindeki karakterlerinin senteziyle yapılmış bir dizi. Shadow and Bone, ana karakter Alina Starkov'un hikayesini anlatırken Crow Club (sanırım Türkçe'ye Kargalar Meclisi olarak çevrilmiş) üyeleri Kaz Brekker ve ekibi (Inej ve Jesper) ve ayrıca yan hikaye olarak gördüğümüz Nina ve Matthias karakterlerinin hepsi ise Six of Crows serisindenmiş. Bu iki seriyi birleştiren tek ortak nokta ise aynı evren olan Grishaverse'de geçmesi. Şimdi bu iki serinin birleştirilmesinden gelen bazı tutarsızlıklar var, ona da değineceğim. Fakat fantastik soslu romance young adult hikayesindeki karakterlerden ziyade bana Six of Crows serisindeki karakterler çok daha ilginç geldi, keşke tüm seri onların hikayesi üzerinden ilerleseydi. Alina ve hikayesi ise dediğim gibi tam bir fantastik soslu bir aşk üçgeni ve kimlik bunalımdaki bir ergenin kendini keşfi hikayesi. Eğer çok güzel ve derinlikli bir fantastik hikaye izleyeceğim diye buraya gelenler varsa hayal kırıklığına uğrayabilirler. Fakat benim gibi beklentiyi The Witcher serisi seviyesinde tutarsanız hoş vakit geçirebilirsiniz. Genel olarak eyyorlamam, evren yaratımı, prodüksüyon ve kostümler başarılı, oyunculuk ve senaryo olarak meh seviyesinde. Yine de fantastik edebiyatı ve sinemayı sevenleri eğlendirecek, hoş vakit geçirtececek çerez bir dizi olmuş.

Hikaye çarlık Rusya'sı esintileri barındıran kurgusal bir ülke olan Ravka'da geçiyor. Bu sebeple tüm karakterlerin ve mekanların adları Rusça. Ravka, nedeni bilinmeyen/ pek açıklanmayan sebeplerle kuzeyindeki ülke Fjerda (İskandinav esintileri) ve güneyindeki Shu (Uzakdoğu esintileri) denilen iki ülke ile  sürekli savaş halinde. Ravka, ayrıca Fold adı verilen bir sihirsel gölge bariyeri sebebiyle Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmış durumda. Ravka'da small science denilen bir çeşit psişik güçlere ya da simya gücüne sahip insanlar var, ve bunlara Grisha deniliyor. Bu insanlar hem Ravka içinde tehdit görülen ve cadı avcılığına maruz kalan hem de sınır ülkeleri tarafından ikinci sınıf görülen insanlar. Fakat gölgeleri çağırma gücüne sahip bir Grisha, yanlışlıkla Fold'u yaratınca, Ravka kraliyet ailesi, Grisha'ları Second Army yani ikincil ordu olarak kullanmaya başlıyor ve birden değere biniyorlar. Grisha'ların eğitim gördüğü yer olan Little Palace ve kraliyet merkezi ise dünyadan Fold yüzünden tamamen izole olmuş, East Ravka bölgesinde. Ravka'daki birincil ordu tracker/takipçi , haritacı (cartographer) ve piyade (soldier) diye üç ayrı gruptan oluşan normal insanlardan oluşmaktayken, ikincil ordudaki Grisha'lar da kendi arasında güçlerine göre 3 gruba ayrılıyor, bunlar şöyle:

Corporalki: İnsan vücudundaki öğeleri manipüle edebilen Grishalar. Kendi aralarında yine Heartrender (kalbi kontrol edebilen, insanların kalbini durdurabilen ve aynı zamanda yatıştırabilenler), Healer (normal iyileştiriciler) ve Tailor (insanların görünüşlerini değiştirebilen ve ayrıca estetik cerrah gibi çalışabilenler) olarak üç gruba ayrılıyor. Kırmızı kefta denilen kaftanı giyiyorlar.

Etherealki:  (Summoners) Dünyadaki ateş, su ve hava gibi genel elementleri kontrol edebilen çağırıcılar (bkz. Avatar the Last Airbender).  Mavi renkli kefta yani kaftan giyiyorlar. Ateşi çağırabilenlere Inferni (bir nevi FMA'daki Mustang'e benzer güçlere sahipler), havanın hareketlerini ve basıncını kontrol edebilenlere Squaler ve suyu kontrol edebilenlere Tidemarker deniyor. Bunlar arasında çok nadiren gölge çağırıcılar (Shadow Summoner) ve ışık çağırıcılar (Sun Summoner) da doğabiliyor. İkincil ordu olan Grisha'ların komutanı ise Kaptan Kirigan adında bir shadow summoner. Çok nadir bulunan bir güç olduğu için yüzyılar önce Fold'u yaratan shadow summonerın soyundan olduğu düşünülüyor.

Materialki:  (Diğer adıyla Fabrikators) Bu grup bir nevi o evrendeki mühendisler ve mimarlar gibi, materyalleri manipüle edebiliyor. Mor renkli kefta giyiyorlar Kendi içinde yine Durast (cam, metal, tahta ve taşı manipüle edebilenler) ve Alkemi (kimyasalları manipüle edebilenler) diye iki gruba ayrılıyorlar. 

Sanırım evreni yeterince anlattığıma göre, evrene kıyasla o kadar da matah olmayan hikayeye geçebilirim. Ana karakterimiz, Alina Starkov yarı Ravkan ve yarı Shu olan melez bir kız (sanırım kitapta böyle değilmiş ama kimlik bunalımındaki bir ergeni melez yapmak bence güzel sembolik bir detay olmuş). Yetimhanede Mal diye çok yakın arkadaşı olan bir çocukla beraber büyüyorlar. Mal ve Alina zamanında Grisha olup olmadıklarını test etmek için kan örneklerini almaya gelenlerden kaçmışlar, çünkü eğer biri Grisha çıkıp diğeri çıkmazsa birbirinden ayrılacaklar diye korkmuşlar (çünkü Grisha çıkan çocuklar Little Palace'a zorla götürülüp eğitiliyor). Yıllar sonra Alina haritacı olarak (cartographer) birincil orduya katılıyor ve tracker olan Mal'la tekrar bir araya geliyor.  Mal, Fold'u squallerlar tarafından kontrol edilen bir gemiyle geçmeyi hedefleyen bir göreve atanınca Alina, Mal'dan tekrar ayrı kalmamak için bir işler karıştırıp kendini de o göreve dahil ediyor. Fakat gemi henüz çok az ilerlemişlen Volcra adı verilen uçan korkunç gölge yaratıkları tarafından saldırıya uğruyor ve Alina Mal'ı kurtarmak için içgüdüsel olarak ışığı çağırarak herkesi ilk bölümde kurtarınca özel güçlere sahip ama kendinden habersiz, kimlik bunalımlı ana karakterimiz kendini belli ediyor.  Alina, bu çok özel güçleri sebebiyle direkt ikincil ordunun komutanı ve Grisha'ların eğitildiği Little Palace'ın başkanı kaptan Kirigan'ın (Ben Barnes) dikkatini çekiyor ve Kirigan'ın emriyle zorla Mal'dan ayrılıp saraya eğitime gönderiliyor. Amaç, Alina'yı yeterince güçlendirip Fold'u yok etmek için kullanmak...

Bunun dışında ilk bölümde diğer yan karakterle tanışıyoruz. Crow Club adı verilen Ketterdam'da (kurgusal Amsterdam) bir kumarhane sahibi olan Kaz Brekker, sebebini yine pek öğrenemediğimiz bir sebeple bir intikam hikayesi olan bir karakter, muhtemelen intikamının sebeplerinden biri olacak bir sebepten dolayı topallıyor ve bastonla yürüyor. Kaz'ın ekibindeki üyelerden Inej, 14 yaşındayken Suli ailesiyle akrobasi gezgin turundayken köleciler tarafından kaçırılmış ve ailesinden ayrılıp Grisha'ları ve özel yetenekli bazı insanların zorla çalıştırıldığı kerhane gibi bir yere satılmış, çok yetenekli ve cool bir kadın.  Diğer Crow Club üyesi ise Jesper adında silahlarla ve atışlarla arası çok iyi olan ama daha çok düzensiz, kumarbaz ve ayyaş ama bir hayli de komik ve sempatik olan bir gay karakter. Bu üçlü, hırsızlık çetesi gibi büyük soygunları kovalıyorlar ama yine de kendi içlerindeki bağlarla ahlaklı bir takımlar (Robin Hood çetesi gibi).  Kaz ve ekibi West Ravka'da Alina'yı kaçırıp getirenlere 1 milyon ödül verileceğini öğrenince hem Inej'in köle çek defterini kapatıp onu oradan tamamen kurtarmak hem de zengin olmak (muhtemelen Kaz'ın Pekka Rollins'ten intikamını almak) için bu göreve atlıyorlar. Fakat bunun için Ketterdam'dan East Ravka'ya gitmek yani bir çare bulup Fold'u geçmek zorundalar. Bu karakterlerin olduğu seriyi de okumadım, fakat Alina'nın hikayesinden daha az ergen olacağına ve daha güzel olacağına eminim. Diğer karakter olarak bize Kirigan için casusluk yapan çok yetenekli bir Corporalki olan Nina Zenik ise bağımsız bir hikayede. tanıtıldı. Çünkü Nina, önce Kaz ve ekibini karşılaması gerekirken cadı avcısı Fjerdanlar ve onların komutanı Matthias tarafından kaçırılıp köle gemisiyle Fjerda'ys götürülüyor. Sonra şans bu ya, gemi batıyor ve hayatta kalmak için Matthias'la birlik olmak zorunda kalıyorlar ve Jon Snow- Ygritte çakması bazı romantik anları beraber geçirince iki düşman halktan olan bu karakterler birbirine aşık oluyorlar. Şimdi en azından 1. sezon itibariyle Kaz ve ekibiyle Nina & Matthias'ın hikayesi görüldüğü gibi ana Shadow and Bone hikayesi yani Alina'nın hikayesinden epey kopuk. Yine de hikayeyi tipik young adult ergen fantastik hikayesi olmaktan bir nebze kurtarmış desem yalan olmaz.

Peki her şey iyi hoş da, eleştirilerim neydi, hangi kısmı çok ergendi diye sorarsanız sanırım o kısma spoilerla girmek zorundayım yoksa tüm hikayeyi anlatmış olurum:

---- Spoiler ---

Alina saraya götürülünce ilk başta Mal'a her gün mektup yazıyor. Mal da her gün onu düşünüp kendisi de mektup yazmasına rağmen Kirigan ve ekürileri sebebiyle bir türlü bu mektuplar birbirine ulaşmıyor. Sarayda kendini yalnız hisseden ama bir yandan Harry Potter gibi kurtarıcı olarak görülüp saygı gören Alina bir Grisha olarak kendini keşif sürecine giriyor.  İlk başta sürekli Baghra adı verilen öğretmenin baskısına rağmen ışık çağırma gücünü bir süre tam kapasitesiyle kullanmayı beceremiyor. Bu sırada Kirigan sürekli ona puslu puslu bakışlar atıyor, sen çok özelsin, ben seni anlıyorum, çünkü ben de bu özel gücüm yüzünden diğer insanlar tarafından dışlandım, diyor. Fold'u yararan black heretic'in soyundan olduğum için herkes benden iğrendi ve aynı zamanda korktu, çok yalnızım ve senin gelmenden mutluyum ayajları yapıyor. Yani sen de benim gibisin, biz beraber Fold'u yok edebiliriz ve bir ekip olabiliriz diye sürekli cringe serenadlar yapıyor. Mal'dan bir süre sonra umudunu kesen Alina ise, Kirigan yani Aleksander'ın cazibesine dayanamıyor ve kendini onun kollarına atıyor (bkz. Twilight, bkz. True Blood), lol. Ayrıca Mal'dan vazgeçince de birden gücünü aktive edebildiğini farkediyor. Sanırım burada yazar, Alina'nın sürekli Mal'dan ayrılmaktan korktuğu için asıl karakterini ve Grisha yanını baskıladığını ne zaman ona let it go diyince tam anlamıyla kendiyle barışabildiğini anlatmak istemiş ama bunu pedofilik Kirigan'ın tuzağına düşmeden de yapabilirdi bence, neyse. Burada bir aşk üçgenine girerek young adult serisi yolunu net çizgilerle çizmişler, maalesef.  Çünkü iki karakter var, birbirine çok aşıklar (Mal ve Alina) ama duygularını hiç açamamışlar, birden hikayeye evil sexy karakter (Aleksander) giriyor ve esas kızın aklını çeliyor. Tanıdık gelmedi mi? Zaten hikaye bir nevi fazla beklendik ilerlediği için bazı klişelerden kaçamadığını ileride de sık sık görüyoruz.

Bir de Alina'nın Aleksander ile yiyişmeye başladığı bölümün sonunda öğretmen Baghra'nın aslında Aleksander'ın annesi olduğunu öğrenmemiz ve Alina'yı uyarıp aslında Kirigan'ın aslında takma bir soylu adı olduğunu söyleyip Alexander'ın aslında yüzyıllar önce Fold'u yaratan black heretic, Darkling olduğunu açıklaması biraz aceleye getirilmişti bence. Sanırım bu 5. bölümdü, bundan sonra zaten ilginç olabilecek hikaye potansiyeli git gide, biraz lise tiyatro kulübünün piyesine döndü. Herkesin ayılıp bayıldığı Darkling yani Aleksander karekterini de pek beğenmedim açıkçası. Ben Barnes'a bayıldılar diyeceğim haydi, Stardust ve Narnia'dan hatırlarım kendisini o zaman baby face bir insandı, fakat şu anki haliyle bence ortalama eli yüzü düzgün bir Britiş beyi. Yani sokakta görsek belki dikkat çeker, ama sinema endüstrisinde ortalama düzgün yüzlü biri bence. Ya da ben kendisinden Westworld'de oynadığı Logan karakteri yüzünden soğumuş olabilirim, hahaha... Yine de burada oynadığı karakter, Darkling de sevilesi bir villain değil ki.. Manipülatif, bencil, güç düşkünü ve pedofili (Alina karakterini kitaplardaki gibi 17 yaşında ve kendisini de birkaç yüzyıl yaşında olduğunu sayarsak gayet de makul bir tabir) bir kötü adamı oynuyor. Sürekli Cersei gibi ağzını eğe eğe konuşuyor. Ayrıca yüzyıllardır yaşayan tüm kraliyet ailesini parmağında oynatan biri olarak zeki ve bilge olmasını bekleriz, ama bildiğin lame. Alina'yı tavlamak için Mal'a sevdiği çiçeği testmiş gibi sorup sonra gidip kıza o çiçekleri veriyor, güya çok güçlü bir büyücü ama sürekli Mal'la sidik yarıştırmaya çalışıyor ve aşk üçgenciler mutlu olsun diye yine ergen Mal'la yumruk yumruğa dövüşüyor ajskasjak. Bana şahsen seksiden çok ezik ve komik geldi. Neyse ki Alina, kim olduğunu öğrenince Darkling'İn başka oyunlarına düşmüyor. Buradan bir artı puan kazandı. Haydi, yine iyisin Alina.

Mal ve Alina, Alina Aleksander'ın kim olduğunu öğrenip Kaz ve ekibinin yardımıyla saraydan kaçınca tekrar biraraya geliyor. Fakat oradan uzaklaşmak yerine Aleksander'ın boynuzlarını güç amplifierı olarak kullanmak istediği sihirli geyiğin (bunu da Mononoke Hime'deki shishigamiye benzettim) peşine düşüyorlar. Niye çünkü ondan önce Alina'nın bu gücü ele geçirmesi lazımmışmış, ama hikaye yazımındaki gidişat çok açık: aslında geyiği tek başına bulamayacak olan Aleksander bunları takip edecek ve geyiği bunlardan önce öldürecek, zönk. Daha hikaye ilerlemeden bunu görebiliyoruz. Neyse beklediğim gibi oluyor ve Darkling yani Aleksander geyiği ele geçiriyor. Bir Tailor yardımıyla geyiğin boynuzlarını Alina'nın boynuna modifiye ediyor (bildiğin derisine gömülüyor, hafif rahatsız ediciydi bu kısım) ve kendi eline de koyduğu bir metalle Alina'nın gücünü kontrol altına alabilen resmen bir tasmayı Alina'ya takıyor. Sonra Alina'yı geminin güvertesine zincirleyip bazı insanları Fold'u yok edeceklerine ikna edipkendine katarak Fold'un ortasına doğru ilerliyorlar.  Fakat Darkling, Fold'u yok etmek yerine daha da genişletip Novobirsk kentini yok edip, gemidekilere "bakın Sun Summoner'ın gücü de artık bende artık ayağınızı denk alın, Grisha'ları rahat bırakın" nutuğunu atıp evil kahkasını atıyor. Bu noktada da Alex'in kazık attığı eski fuck buddy'si olan squaler Zoya'nın taraf değiştireceği de gün gibi ortadaydı ki, çok gecikmeden o da oldu. Neyse Kaz, Inej, Jesper, Zoya ve Mal'ın yardımıyla Darkling'i alt edip kendi yarattığı Volcra'lara yem olarak atıp ondan kurtuluyorlar. Bu sahnelerde oyunculuklar epey zayıftı, özellikle Mal ve Alina'nın "don't say meet me at the meadow" sahneleri cidden okul piyesi seviyesindeydi. Onların yanında Ben Barnes bence yine hakkını vermeliyim ki, gayet itici Darkling karakterini son derece başarıyla sergilemiş. Neyse bölümün sonunda aslında Darkling'in tabii ki de ölmediğini ve tam tersine gölgeden ordusuyla tam gaz ilerlediğini görüyoruz. Alina ve Mal ise kaçışa geçiyor ve bir gün Alina yeterince güçlenip Fold'u kendi başına yok edeceğine söz vererek sezonu bitiriyor.

----- Spoiler ends------

Özetleyecek olursam evren yaratımı, prodüksüyon ve kostümlerle 8/10, oyunculuk ve hikaye anlatımıyla 6.5/10, overall 7.5/10 olmuş. Fantastik severleri eğlendirecek çerezlik bir Netflix dizisi izlemek isteyenler buyurabilir.