science fiction etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
science fiction etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2024 Cumartesi

Severance

 

Uzun bir aradan sonra blog yazılarına merhaba. Bu süreçte izleyip beğendiğim, hakkında iki kelam etmek istediğim animeler, diziler, webtoonlar falan oldu. Sousou no Frieren, Yumi's Cells, Blue Eye Samurai. Eğer üşenmezsem buraya onlar hakkında da post gireceğim ve artık bunu okunma kaygısı olmadan yapacağım. Çünkü bu blogu ilk açma sebebim de kendi kendime yazmaktı, ne twitter'da ne de ekşisözlükte paylaşıma çok da gerek yok açıkçası.

Neyse konumuz Severance. Tanım girmek gerekirse iş ve kişisel yaşamı ayırma kaygısını bir adım öne taşıyıp bunu ameliyatla beyine çip takarak yapan bir şirket Lumos'u ve bu teknolojiyi ilk denedikleri ve ayrılmış şekilde Lumon çalışanı olmayı kabul eden ilk prototip müşterilerini baz alan bir bilimkurgu dizisi. Fakat bundan çok daha fazlası, hem sanatsallık hem de derinlik açısından çok iyi bir dizi.

Son zamanlarda izlediğim en ilginç dizilerden biri oldu. Fakat trigger warning vermek lazım ki özellikle iş hayatınızda sıkışmış hissettiğiniz bir zamanda izlerseniz ciddi tetikleyebilir. Ben bu diziyi biraz absürt kapitalizm eleştirisi olarak buldum. Her ne kadar bu dizideki gibi beynimize ameliyatla çip takıp bölünmesek de nihayetinde hepimiz hayatımızın yokuş aşağı gittiği dönemlerinde bile insanlığımızı geride bırakıp çok büyük ihtimalle hiçbir anlamı olmayan işlerimizi sürdürmek zorunda kalıyoruz. "Profesyonelizm" maskesi altında belki de sabah iş yerinin önünde biz de Mark gibi höykürerek ağladıktan sonra asansörle ofis katımıza çıkınca sahte bir gülümseme takınıp siktiriboktan işlerimizi yapmaya devam ediyoruz.


Bu dizi insan psikolojisinde birkaç güzel noktaya da değinerek ilk sezonda bunu çok güzel işledi:
--- spoiler ---

Helly'nin dışarıdaki kimliğinin babasının şirketine pr yapmak için kendini innie olarak öne sürecek kadar gaddar olmasına rağmen içsel kimliğinin aşırı isyankar olması güzel bir detaydı. Muhtemelen bu kadar baskılanmış duygularının kendisi de farkında değil. Ayrıca dış kimliğinin yaptığı pr yüzünden severance olayının artacağını partide öğrenince onlara içeride işkence olarak yapılan pişmanlık duasını tekrarlanmasını çok beğendim.

Mark'ın beynine çip bile taksa ölen* karısının yasından kaçamaması hem üzdü hem de düşündürdü. İçselinin yakın arkadaşı olarak gördüğü Petey de karısı gibi birden yaşamından çıkınca anıları olmamasına rağmen direkt travması tetiklendi ve her şeyi sorgulamaya başladı. Çok şanssız bir karakter olduğunu düşünüyorum, Hem Lumon'un karısını bu şekilde alıp onu travmaya sürüklemesi, hem de Ms Cobel gibi bir psikopatın ona takması açısından. Cobel de muhtemelen bir ajan çıkacak gibi duruyor ama.

Aşırı düz adam olan, boş konuşan ve hayattaki her şeyi ti'ye alan Dylan'ın dışarıda çocuğu olduğunu öğrenince yaşadığı karakter gelişimi çok güzeldi. Kendisini hem sapık, hem nerd hem de  gizli  babacanlığı yüzünden Steins;Gate'teki Daru'ya çok benzettim.

Yine kuralcı, hiçbir şeyi sorgulamadan emirlere uyan Irving'in dışarıda muhtemelen Lumos'u çökertme planları yapan bir devrimci olması da güzel bir detaydı. Dışsalının sürekli karanlık asansör resmi çizmesi, (eski) asker olması, severed insanların listesini araştırması, kendini lumon'dayken uyku-uykusuzluk arasındaki bilinçaltını aktifleştirme halinde tutmak için tonlarca kahve içmesi, aslında gıcık Irving'imizin bir isyancı olduğunu gösteren bazı detaylardan. Kesin Burt'de de bir şeyler çıkacak.
--- spoiler ---

Demem o ki 2.sezonu da bu çizgide sürdürürse efsane diziler listesine girebilir.

6 Aralık 2022 Salı

1899

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 8

Benim puanım: 7.5/10


Yılın dizisi olduğunu düşündüğüm Andor'dan sonra pek de yılın dizisi olamayacak, Dark'ın yaratıcıları tarafından çıkarılmış  Netflix'in uluslararası kimlikli, bilimkurgu dizisi 1899'a gelelim. Bence fikir güzel, merakla da sonuna kadar izletti. Fakat işleniş ve aktörler sanki pek olmamış. Önce Matrix gibi vurucu bir aydınlanma yaşatacaklarını düşünerek heyecanla bekleyerek izledim, sonrasında ise bir yere gitmeyeceği zaten 5. bölüm gibi belirginleşmeye başladı. Olduramadıkları noktalardan biri ise tüm dizi bir gemide geçmesine rağmen Netflix España, Netflix USA, Netflix Deutschland'dan falan tanıdığımız bazı aktörleri toplayıp her ülkeden biri var bak, bu gemide her dili konuşuyoruz imajını vermek için gereğinden fazla zorlamalarıydı. Bir bakıyoruz insanlar kendi dillerinde Danca, Almanca, İspanyolca, Portekizce, Lehçe, Fransızca, İngilizce ve hatta hatta Cantonese konuşarak birbirini anlamalarını bekliyorlar. İlk başta bunun Danca ve Almanca arasında sınırlandırıldığını sanıp anlamdırmaya çalıştım, sonra baktım artık yapımcılar da abese kaçarak geyiğe vurmuş; Danca konuşan Tove, Fransızca konuşan Clemence'e haldır haldır bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yine Çinli kız, Cantonese dilinde konuşarak Polonyalı çocukla aşk yaşamaya çalışıyor. Ne bileyim Elite'deki Guzman, pardon bu dizideki ismiyle sapına kadar İspanyol olan Angel, Krester ismindeki Danimarkalı çocukla aralarında sadece İspanyolca ve Danca konuşarak birbirine hand job yaptılar falan, lol. Anladık, en international dizi sizsiniz, sizi gidi Sense8 özentileri...

Neyse dizinin bilimlikurgulu konusuna gelirsek 1899 yılında değişik milletlerden (yukarıda da özetini uzun uzun geçtiğim gibi) insanlar, Londra'dan kalkan Kerberos isimli büyük bir yolcu gemisiyle New York'a gitmeye çalışıyorlar. Daha önce aynı gemi firmasının Prometheus isimli gemisinin  tüm yolcularıyla 4 ay önce kaybolduğunu ve sırlara karıştığını öğreniyoruz. Kerberos ve Prometheus isimlerinin Yunan mitolojisinden seçilmesi muhtemelen manidardır, fakat ben çok fazla çağrışım bulamadım. Kerberos, yeraltı dünyasında, ölüler dünyasına geçisin kapısını koruyan üç başlı bir köpek, kendisi Hades'e hizmet ediyor. Prometheus ise, tanrılardan ateşi çalıp insanlara getiren ve insanların gelişimini hızlandıran devrimci bir titan. İnsanlara yaptığın bu iyiliğin cezasını ona Zeus, Prometheus'u bir kayaya bağlayıp her gün ciğerini bir kartala yedirerek sonsuz bir işkenceyle ödetiyor. Ciğer rejenere oldukça Prometheus'un işkencesi her gün tekrarlanıyor. Bu açıdan sezon sonuna aslında sürekli tekrarlanan simülasyonla foreshadowing yapmış olabilirler belki.

Dizi karakterler açısından epeyce bol olsa da, her karakterin trajedisini ayrı ayrı flashback'lerle Lost dizisi misali vermeye çalışsalar da maalesef hiçbirinde yeterince vurucu olamadılar ve ben kendi açımdan hiçbir karakterle empati kuramadım. Bakalım bu karakterler kimdi ve hikayeleri kısaca neydi: Ana karakterimiz olan Maura isimli İngiliz bir kadın, öğrendiği tıp bilgilerini  beyin cerrahı olarak pratiğe dökmek için (meğersem o dönemde İngiltere'de kadınlar tıp okuyabilse bile doktor olarak çalışamıyorlarmış) Amerika'ya gitmek istiyor. Fakat asıl amacı Prometheus ile aynı dönemde ortadan kaybolan erkek kardeşini bulmak ve babalarının onlara yaptığı bilimsel deneylerin sırlarını çözmek. Çünkü Maura babası tarafından bir akıl hastanesine kapatılmış ve yediği enjeksiyonlardan dolayı hafızasının büyük bir bölümünü kaybetmiş gibi duruyor. Erkek kardeşinin de babası tarafından benzer deneylere maruz kaldığını düşünüyor. Gemide olaylar ilerledikçe önce ailesini bir yangın faciasında kaybeden Alman kaptanımız, Eyk'le tanışıyoruz (Dark'ta Jonas'ın yetişkinliğini oynayan oyuncu, Andreas Pitchschmann). Eyk, hala bu büyük travmanın etkisinden kurtulabilmiş değil. Sonra Elite'deki Guzman'ı oynayan oyuncunun, gay olduğu için ailesi tarafından dışlanan Angel karakterini canlandırdığını görüyoruz. Angel, abisi olduğunu söylediği ve bir papaz olarak tanıttığı Ramiro'yla beraber seyahat ediyor. Ramiro aslında Portekiz ve Angel'in uşağı ve aşığı. Onun dışında Japon numarası yapan ve geisha olarak yetiştirilmek için, yanlışlıkla öldürdüğü arkadaşının yerine geçen Hong Kong'lu bir kızımız var; Ling Yi. Ling Yi, aslında annesi olan ama Ling Yi'nin hizmetlisi numarası yapan bir kadınla beraber seyahat ediyor. Onlara eşlik eden İngiliz kadın, Ms Wilson ise Ling Yi'yi kandırıp seks işçisi olarak kullanmak istiyor. Yine burjuva sınıfında seyahat eden grupta, savaşta bir subayın üniformasını çalıp arkadaşı Jerome'ye kazık atıp kaçan,Fransız Lucien ve rol icabı evlendiği karısı Clemence var. Jerome de bunların peşine takılıp gemiye binmiş. Bunlara ek olarak, gay oğulları Krester yüzünden başları belaya giren ve mülk sahibi tarafından tecavüze uğrayan kızları Tove ve küçük kızları Ada ile Amerika'ya kaçmaya çalışan dindar bir Danimarkalı aile, geminin alt tabakasıyla beraber seyahat ediyor.  Anlaşılan herkes olmadığı biri gibi davranıp numara yaparak geçmişten kaçmaya çalışıyor bu gemide.

Daniel, Maura ve Eyk (kaynak: Express.co.uk)


1. bölümde Kerberos, okyanusun açıklarındayken Prometheus gemisinden bir sinyal alıyorlar ve kaptan Eyk ve doktor olduğu için ekibe katılan Maura ile küçük bir grup botla Prometheus'a yanaşıp gemiye binerek eğer 4 ayın sonunda hala gemide hayatta kalan bir insan var mı diye incelemeye başlıyorlar. İlginç bir şekilde enkaza dönen gemide bir dolabın içinde sapasağlam ve düzgün giyimli bir oğlan çocuğundan başka birini bulamıyorlar. Bu çocuğu Maura kamarasına götürüyor, fakat çocuk hiçbir şekilde konuşmuyor ve bulduklarında elinde olan bir piramide sıkı sıkı sarılıyor. Bölüm sonunda ise gemiye gizemli bir adam olan İngiliz Daniel'ın bindiğini görüyoruz. Daniel, gemideki bazı kapıları açan hamam böceklerinin sırrını biliyor ve bazı kontrol panellerini elindeki cihazla manipule edebiliyor.Tabii ki Daniel, Maura'ya hemen özel bir ilgi gösteriyor. 

Ta dizinin başında Maura'nın ısrarla düşük yaptığını ve çocuk sahibi olamayacağını söylemeleri bende direkt şüphe uyandırdı ve buldukları çocuğun Maura'nın çocuğu olduğunu ve hafızasını kaybettiği için hatırlamadığını hemen buldum. Bunun dışında gemiye binen gizemli adam, Daniel da bariz Prometheus gemisinde buldukları çocuğa benziyordu. Dark dizisinden beynim yanmış olacak ki Daniel'ın da çocuğun gelecekteki hali olduğunu düşündüm. Meğersem Daniel, Maura'nın kocasıymış da çocukları Elliot'u kaybettikten sonra Maura bu gemi simülasyonlarını icat etmiş ve acısıyla başedemediği için çocuk sahibi olduğunu kendine unutturmuş. Elliot'u bu simülasyonlarla hayatta tutmayı uman Maura, bunu defalarca tekrarlamış. Fakat dizide izlediğimiz simülasyon, Maura'nın 1899 simülasyonunda kayıp olduğunu düşündüğü kardeşi Ciaran tarafından hacklenmiş. Dizide gördüğümüz Eyk, Ling Ye, Clemence ve Tove gibi tüm ana karakterler de geçmişlerini unutmak için bu simülasyona katılan ve yanlışlıkla hapsolan insanlarmış meğersem. Sezon sonunda uyanan Maura, kendini 2099'da bir uzay gemisinde beynine bağlanan bazı elektrodlarla buluyor. Bu aslında Matrix gibi vurucu bir son olmalıydı. Fakat hem karakterlerin derinsizliğiyle, hem her ırktan, her dilden karakter bulalım diye kasmalarından ana hikayeye tüm bu karakterleri bir türlü bağlayamamalarıyla olduramamışlar. Dark dizisinde tüm olaylar ölen çocuğunu zamanda geriye gidip geri getirmeye çalışan bir bilim insanın, realiteyi önce ikiye, dörde sonra ona falan bölerek paradoks üstüne paradoks yaratmasıyla gerçekleşmişti. Herhalde ona selam olsun diye, 1899 dizisinde de oğlunu kaybeden Maura'nın kendi ailesi dahil herkesi bir simülasyona sürüklemesini istemişler.  Benim 2. sezonu izlemeye pek hevesim yok ama yapılan değerlendirmeleri inceleyerek eğer 2. sezonda ucu açık olayları toparlayabilirlerse diziye bir şans daha verilebilir.

29 Kasım 2022 Salı

Andor

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 12

Benim puanım: 9.5/10

Neredeyse sıfır beklentiyle başlayıp her anıyla müthiş bir dizi izleme keyfi yaşadığım Andor dizisinden bahsetmek istiyorum. Çünkü hala dizinin fazlasıyla underrated olduğunu düşünüyorum. Harika bir dizi yapmışlar! Dizi Skywalker'ların aile trajedisinden kopup tamamen Star Wars evreninin politik yönüne, bilinmeyen insanların hikayesine ve Rogue One'a temel oluşturacak dikdatörlüğe karşı başlatılan bağımsızlık savaşına, isyancı birliklerin nasıl oluştuğuna odaklanmış. Rogue One'dan tanıdığımız Cassian Andor karakterinin etrafında şekillenen her sahnesi dolu dolu, çok güzel mesajlarla ve hislerle donatılmış müthiş bir dizi çıkmış meydana. Bunu ışın kılıçları, Stromtrooperlar ve patlayan silahları göze sokmadan sadece gerilimi vererek yapmaları, ayrıca takdir edilesi. Yılın dizisi desem abartmış olmam sanırım.

Pek bir politik donanımım olmadan belki yapacağım bu inceleme yavan olacak. Fakat Disney+'da olmasına bazen şok olduğum, epey sol politik görüşe ait mesajları bu dizide gördüm. Buna maden/petrol için sömürülen gezegenler, direkt ABD'deki mahkumların hapishanede yaşadıkları insanlık dışı muameleye gelen eleştiriyi Narkina 5 hapishane bölümlerinde görmemiz, polisin (hikayedeki imparatorluk güvenlik güçlerinin) kullandığı dengesiz güç, yine Latin Amerika'dan ABD'ye kaçak yollarla giren mültecilere gelen eleştiriyi Cassian'ın Niamos'taki tutuklanma sahnesinde izlememiz, işçi sınıfının sömürüsü ve son bölümde gördüğümüz işçi sınıfının açık isyanı ve başkaldırısı da dahil. 

Bunun dışında diğer Star Wars serilerinde pek de görmediğimiz her gezegenin kendi kültürü ve geleneklerinin olması çok güzel bir detaydı. Misal Aldhani'nin keltlere özgü geleneklerle bilimsel olarak basit şekilde bir meteor yağmuru şeklinde açıklanan bir gök olayını, nasıl dini bir bağlamda kutladığını gördük. Aldhani sahnelerinin İskoçya'nın highlands'lerinde çekilmesi ise güzel bir gönderme olmuş. Sonrasında ise tam bir işçi sınıfı gezegeni olan Ferrix'te son derece geleneksel bir cenaze töreni izledik. Tam da o işçi sınıfının doğasına yakışacak şekilde ölen insanların küllerinin bir kiremit haline getirilip bir duvara monte edildiğini gördük. Another brick on the wall... Diziye dair o kadar güzel ve derin detaylar var ki sanırım yaza yaza bitiremeyeceğim. O yüzden hikayeye geçelim:

Aslında hikaye biraz basit ama bunun derinliğini o kadar güzel vermişler ki, dopdolu bir dizi olmuş. Cassian karakterinin, apatik, kendini düşünen ve tüm donanımlarına rağmen birlik savaşını umursamayan bir bireyden nasıl tam bir isyancıya dönüştüğünü ilk sezonda çok güzel işlediler. Cassian, ilk bölümde öğrendiğimiz kadarıyla çocukken Kenari adında teknolojiden uzak bir gezegende yerel ailesiyle yaşarken gezegendeki madenleri sömürmek için gelen imparator birlikleri yüzünden tüm halkının katledildiğine şahit oluyor. Maarva karakteri ki 60 yaşlarında bir kadın olmasına rağmen gördüğüm en badass karakterlerden biri oldu kendisi, Cassian'ı bir isyan halinde yapayalnız imparatorluk gemisine saldırırken bulup evlat ediniyor. Aslında Maarva'nın üvey annesi olması, Cassian'ın Death Star'ın blueprintlerini çalacak kadar aktif bir isyancı olacağı karakter gelişiminde çok önemli bir kilit nokta. Ayrıca Maarva ve Cassian'ın kan bağı olmamasına rağmen ekranlarda gördüğüm en güzel anne-oğul ilişkisini canlandırdıklarını da söylemeden geçemeyeceğim. Klişe dizilerde aşıklara söyletecekleri en güzel sevgi sözcüklerini bu dizide Maarva'nın ağzından oğlu olarak gördüğü Cassian'a söylendiğini duyduk. Misal:

Maarva Andor: Take all the money you've found and go and find some peace.

Cassian Andor: I won't have peace. I'll be worried about you all the time.

Maarva Andor: That's just love. Nothing you can do about that. I've never loved anything the way I love you, and I've never fretted on anything more, but this time... you can't stay, and I can't go. Tell me you understand.

Cassian Andor: I don't.

Maarva Andor: You will. You'll see.

ve Maarva'nın final bölümde Cassian'a ilettiği ve beni epey ağlatan "Tell him I love him more than anything he could ever do wrong" repliği-Of, diyorum sayın seyirciler... Bu arada Maarva, Harry Potter filmlerinde Petunia Dursley karakteriyle tanıdığımız Fioana Shaw tarafından çok güzel canladırılmış:

Maarva, Cassian ve Bee (source: empiremagazine)

İlk bölümde Cassian'ın Kenari'de ayrı düştükleri ve hala hayatta olduğunu düşündüğü kız kardeşini ararken iki tane imparatorluk güvenlik gücünü "yanlışlıkla" öldürmesiyle başladığı kaçış macerasını görüyoruz. Başı belada olduğunu anladığı için Cassian kaçmak için, imparatorluktan çaldığı bir starship parçasını eski sevgilisi ve Ferrix'ten arkadaşı Bix aracılığıyla bir alıcıya satmak istiyor. Ve alıcı olarak serinin diğer en badass karakteri Luthen ile tanışıyoruz. (Buradan Stellan Skarsgard'ın oyunculuğuna tekrar şapka çıkarıyorum). Aslında Luthen'in amacı Cassian'ı direniş birliklerine katmak, fakat o sırada hala bencil emellerle hareket eden Cassian'ı yürekten bu direnişe ikna etmek kolay değil. Bu yüzden Luthen, ilk aşamada ikna için paranın gücünü kullanıyor. Cassian'a eğer onun bir işini yaparsa ve başarılı olursa yüklü bir miktar para vereceğini söylüyor ve bunun garantisi için Luthen'in eski bir jedi knight olabileceğine dair teorilerin internette türemesine sebepl olan bir Kyber kristalini Cassian'a veriyor. Sırf ilk bölümde Luthen'in Cassian'a "senin ufak isyanının eğer birlik olmadığımız sürece hiçbir şeye faydası yok. Eğer gerçekten bu haksızlığı çözmek ve dikdatörlüğü yıkmak istiyorsan birlik olmamız ve kafa kafaya verip daha büyük değişim getirecek şeylere odaklanmamız" tarzı repliğinin olması bile dizinin kalitesini ortaya koymuştu aslında... Böylece ilk arc'ımız olan Aldhani soygunu başlamış oluyor. Luthen, imparatorluğa bir darbe vurup isyancıların ilk mesajını göndermek için Aldhani gezegenindeki imparatorluk darphanesinin soygununu planlıyor. Burada Cassian; Vel, Cinta, Nemik gibi diğer isyancı birliklerle tanışıyor. Vel, Coruscant'ta zengin bir kızken isyana katılmış bir idealistken, partneri Cinta ise çok daha katı, iş bitirici ve çoktan isyanın içinde olan bir kadın. Aralarındaki en genç ve en sempatik eleman Nemik ise hepimizin gönlünü kazandı. Meteor yağmurundan faydalanarak soygundan sonra Aldhani'den kaçısın koordinatlarını hesaplayacak kadar keskin bir zihine sahip olan, 17 yaşındaki Nemik, ayrıca tam bir idealist. Tam bir genç, idealist solcu portresi çizen ve zehir gibi akıllı olan Nemik, bize yazdığı manifestosunu miras bırakıyor. Biraz Nemik'in manifestosuna göz atalım: "The imperial need for control is so desperate because it is so unnatural. Tyranny requires constant effort. It breaks, it leaks. Authority is brittle. Oppression is the mask of fear... One single thing will break the siege. Remember this. Try". Yoda'nın “Do or do not. There is no try.” repliğine karşın Nemik manifestosunda bolca "try" diyor. Çünkü Yoda ve Luke'un aksine Andor ve diğer isyancı birliklerin, işçi sınıfının ve sıradan halkın güvenebilecekleri içsel bir mistik ve telekinezi gücü yani Force'u yok. O yüzden onlar başarmak için önce denemek zorundalar... Nemik ve diğerlerinin fedakarlıklarıyla başarıyla tamamlanan Aldhani isyanından sonra Cassian yine isyana ve birliğe çok ikna olmamış olacak ki annesi Maarva'ya veda edip aldığı paraları alıp kayıplara karışıyor.


Mon Mothma, Deedra ve Kleya'ya burada ayrı bir parantez açmak istiyorum. Mon, klasik liberal bir politikacı portresi çizse de Coruscant'taki Chandrilanların yaşamına ve geleneklerine dair bize ayna tuttu. Mon, Chandrilan geleneklerine göre 15 yaşında gıcık kocası Perrin ile evlendirilen ve yine gıcık ergen kızı Leida ile zengin evinde lüks içinde yaşayan, kimsenin sıkıcı konuşmalarını dinlemediği liberal bir senatör. Fakat bu dışarıya yansıttığı imajı. Aslında Mon, isyancı birlikleri Luthen aracılığıyla finanse ederek güzel giysilerinin, abartılı davetlerin arasında hem bir casus isyancı hem de bir anne olarak kendi savaşını veriyor. En son bölümde, banka hesaplarındaki açıklığı örtbas etmek için hem kocasını kumarla suçlayarak hem de karşı olduğu Chandrilian geleneklerine göre kızını nişanlayarak ailesini feda etmek zorunda kalıyor. Deedra Meero ise Mon'un aksine, erkek egemen imparator sisteminde tutunmaya çalışan içselleştirilmiş patriyarkasıyla tam bir nazi subayı olan bir kadın. Imperial Security Bureau (ISB)'ya Andor ve Luthen'in isyancı hareketlerine dair bir sürü kanıt getirerek kendi içinde içselleştirilmiş faşizmini ve idealizmini yaşıyor. Yine Cassian'la kafayı bozan Syril weirdo'suyla çok garip bir ikili oldular, 2. sezonda dinamiklerini merakla izliyor olacağım. Son olarak Kleya parantezine gelirsek, Kleya Luthen'in antikacı dükkanında undercover olarak beraber çalıştığı ve isyancı operasyonlarını yönettiği iş partneri. (Yoksa padawan'ı mı demeliyiz?). Kleya, aslında Luthen'den de gaddar ve radikal bir isyancı. Bu açıdan Mon'un kuzeni çıkan Vel ile bir tezat oluşturuyorlar.

2. arc'a gelirsek, bir plaj gezegeninde sadece yanlış yerde, yanlış zamanda olduğu için tutuklanan Cassian'ın Narkina 5'daki hapishane sürecini izliyoruz. Aslında bu arc, Cassian'ın isyana karşı bakış açısını tamamen değiştiriyor. Narkina 5, tutuklanma sebebinden bağımsız tüm mahkumları insan haklarına tamamen saygısızca hapsederek ölümüne çalıştırarak Death Star'ın parçalarının inşa edildiği bir hapishane. Buradaki şartları gören Cassian, hapishanedeki isyanda başrol oynuyor. Çalışma şefi Kino'ya diyor ki “I’d rather die trying to take them down than die giving them what they want.” Böylece Kino'yu (Gollum rolünden tanıdığımız Andy Serkis'in  oyunculuk dersi verdiği karakter) ikna ederek hapishanedeki herkesi başkaldırıya yönlendiriyor ve sonunda hapishaneden epik bir şekilde kaçıyorlar. "One Way Out" isimli 10. bölüm bu açıdan cidden dizinin zirvesiydi. Hem Narkina 5'da başlatılan isyan, hem de Luthen'in bölüm sonundaki müthiş tiradı bu zevki bize tatttırdı. Luthen reyizin tiradı için tıklayın:

3. ve son arc'ta ise Maarva'nın cenazesinin gerçekleştiği Ferrix'te, Mon ve Kleya hariç tüm ana karakterler biraraya geliyor. Manidar olarak işçi sınıfının yaşadığı Ferrix'te halkın en açık isyanın temeli atılıyor. Aslında Dedra, Luthen, Cinta ve imparator birliklerinin hepsinin Ferrix'te biraya gelme sebebi, Maarva'nın cenazesine gelmesini bekledikleri Cassia'nı farklı sebeplerden dolayı kapana kıstırmak. Fakat Cassian, halkının yardımıyla Bix'i hapishaneden kurtarırken gözlerden saklanabiliyor. Bu sırada Maarva'nın Bee tarafından projekte ediliği hologramının yaptığı konuşma Ferrix halkını gaza getiriyor ve bir isyan başlıyor. İsyanı başlatan ilk hareketin, Brasso'nun elindeki Maarva'nın küllerinden yapılmış kiremitle bir stormtrooper'u haşat ederek olması ise ayrıca manidardı. Maarva resmen küllerinden doğmuş gibi oldu. Ferrix'teki isyandan sonra Cassian'ın Luthen'e "kill me or take me" şeklinde kendini dönüşümünü tamamlamış tam bir isyankar olarak sunmasıyla da sezonu bitirmiş olduk. Bu blog postunu yine Maarva'nın sözleriyle,  Cassian'ın, Aldhani'den, Niamos'a, Narkina 5'ya ve tekrar memleketi Ferrix dönerek yaşadığı kişisel gelişimini anlatarak bitirmek istiyorum. “Tell him none of of this is his fault. It was already burning. He’s just the first spark of the fire. Tell him he knows everything he needs to know and feels everything he needs to feel. And when the day comes, and those two pull together, he will be an unstoppable force for good. Tell him I love him more than anything he could ever do wrong.”  Teşekkürler, Tony Gilroy.

31 Ocak 2022 Pazartesi

The Man in the High Castle: Season 1

 


Yayın yılı: 2015-2019

Bölüm sayısı: 4 sezon x 10 bölüm

Benim puanım: 8.5/10

Amazon Prime'dan otuz günlük deneme aboneliği almışken uzun süredir watchlist'imde olan The Man in the High Castle'ı izlemeye başladım. O kadar sardı ki sanırım birinci sezonu üç gün içinde bitirdim. Keşke daha önce izleseydim dedim ama iyi ki izlememişim, bu dönemde daha keyifli oldu. İlk dört bölüm biraz yavaş ve sürünmecedeydi, ama konuyu merak ettiğim için devam ettiğime çok memnun oldum. Benim için bu ocak ayına damgasını vuran bir yapım oldu, o nedendir ki doktora savunmamdan sonra ilk defa bir blog postu yazacak motivasyon buldum.

Konusuna gelirsek; 2. Dünya Savaşı'nın Japonlar ve Naziler tarafından kazanıldığı ve Nazilerle Japonların ortak kurduğu ve dünyayı genel hatlarıyla ortadan ikiye ayıran güçler dengesine sahip, alternatif bir evreni, bir nevi bir distopyayı konu alıyor. Neden direkt alternatif evren dediğime birazdan geleceğim. Savaş sonrasında Sovyetler Birliği'ne ne olduğu çok açıklanmıyor ama 1949'da güya Stalin idam edilmiş. ABD, west coast Pacific Japan ve east coast ise Nazi birliği Reich olacak şekilde ikiye ayrılmış. Detaylar için şu fan yapımı haritaya bakılabilir; Dünya haritası.  Her ne kadar Japonlar ve Naziler birlik içinde gözükse de aralarında soğuk bir savaş var. Japonlar hala emperyal Japonya'nın geleneklerini sürdüren muhafazakar bir hükümetken, Naziler ses hızında uçakları 1960'larda aktif olarak kullacak teknolojiye sahipler. Teknolojideki bu dengesizlik, Japonlarda Naziler tarafından başlatılacak yeni bir savaşta yenilecekleri korkusunu oluşturmuş. Bu sebeple olacak ki Nazi birliğindeki ayrılıkçı güçler Hitler'den kurtulup Japonya'yı vurmak için günlerini iple çekiyorlar.

Ana karakterimiz Juliana Crain, Pacific Japan San Francisco'sunda Japonların hükmettiği bölgede boyunduruk altında yaşayan halktan biri. Her ne kadar Japonca öğrenip Aikido derslerine katılıp yeni düzene adapte olmaya çalışsa da hep bir şeylerin daha iyi olabileceğine inanan bir karakter. Bir gün evden kaçan kız kardeşinin direniş grubuna katıldığını öğreniyor ve polisten kaçan kardeşinin vurulmadan önce ona verdiği bir film makarasıyla hayatı değişiyor. Bu film makaralarının, Yüksek Şatodaki Adam (The Man in the High Castle) lakabında bir adam tarafından dağıtıldığı bilgisi halk arasında zaten dolaşıyor. Hitler, bizzat filmlerin toplantılmasını emretmiş ve filmleri bulundurmak en büyük suç grubuna girmiş. Juliana'nın eline geçen filmde, tarihin aksine, savaşın çok gerçekçi bir şekilde Amerika tarafında kazanıldığı gösteriliyor. Bu sonrasında direkt spoilerları bile okumadan bende The Man in the High Castle'ın başka bir alternatif gerçeklikten bu filmleri yaydığı izlenimini uyandırmıştı. Sanırım yanılmamışım ki dizi diğer sezonlarda başka alternatif evrenleri de konu alıyormuş dizi. Eee benim bu diziyi sevmem için bir sürü kriter de burada bağlanmış ki zaten. Alternatif evrenler, Japonca, distopya, bilimkurgu ve tarihi politik dengeler!

Fakat dizi bir what if kurgusudan öte, polarize olmayan, gayet gri ve gerçekçi ve ilginç karakterlere sahip, politik ve sosyoekonomik düzeni ayrıntı şekilde yansıtan son derece başarılı bir kurgu olmuş. Sanırım bunu sağlam bir temel, yani 1962'de yayınlanan aynı isimli Philip K. Dick'in romanını referans almasına borçlu.  Genel hatlarıyla 1. sezon yorumlası yapmak yerine, çok başarılı bulduğum karakter dizaynlarından topluca bahsetmek istiyorum:

Juliana Craine: Dizideki ana karakter ve maalesef az sayıdaki kadın karakterlerden biri olmasına rağmen pek ilgimi çekmeyen karakterlerden biri oldu. Karakteri canlandıran oyuncu Alexa Davalos, oysa ki çok hoş ve güzel bir kadın. Juliana, dizide hep kardeşinin başına gelenleri anlamak ve onun intikamını almak için direniş grubuna katıldığını söylese de ben onu bunu daha çok kendi hırsı ve kendi bencil emelleri için yaptığını düşünüyorum. Bu açıdan da bir nevi empati kurabiliyorum. Sanırım Juliana'yı en iyi Tagomi tanımlıyordu; aşağı bir göreve tamah etmiş yüksek yetenekli biri, ileride olacaklarda rolü olan önemli bir biri. İlk sezon itabariyle kendisini biraz greater good kompleksli bir karakter olarak gördüm. Ne yapacağını bilmeyen, kafası karışık bir karakter.

Frank Frink: Acaba yazar bu isim ve soyisim kombinasyonunu çok düşündü mü? Frank, Yahudi bir aileden gelen ve bunu gizlemek zorunda olan, sanatçı ruhlu, iyi bir adam. Biraz da Juliana'ya olan sevgisinden ve yumuşak yürekliliğinden ilk sezonda başına gelmeyen kalmıyor. Kendisinden daha da saf iyi olan bir karakter varsa o da silah üretimi fabrikasında beraber çalıştığı arkadaşı Ed'dir herhalde. Neyse, Frank, 1.sezonda olaylar karışmadan önce Juliana'nın beraber yaşadığı erkek arkadaşı.  Neyse, Frank'in tek falsosu ve karanlık tarafını The Crown Prince'i öldürme amacıyla tabanca yapıp küçük bir Japon çocukla göz göze geldiği için bunu yapamadığı sahnede görüyoruz. Yine de iyilik tarafından henüz taviz vermedi. Şahsen yerinde olsam binbir güçlükle elde ettiğim ve kaçmak için kullanacağım parayı Juliana'nın flörtü Joe'yu yakuzadan kurtarmak için de çar çur etmezdim, misal. Bilmiyorum, belki de bu yüzden ilerideki sezonlarda Frank'in daha çok karanlık tarafını görebiliceğiz, bekleyelim görelim.

Joe Blake: Şimdiye kadar en az sevdiğim karakter ise Joe oldu. Tipik bir Amerikalı görüntüsünde, yavşak birisi. Direnişten biriymiş rolü yapan gizli bir Nazi ajanı. Çocuklu bir kadınla ilişkisi olmasına rağmen dizinin başından beri Juliana'ya göz koydu. İlk sezon itibariyle ne yapacağını bilmeyen, hangi tarafta olacağını kestiremeyen bir imaj çizdi (ki sanırım aynı sebepten dolayı Juliana'yla bir empati bağı kurdular). Sanırım daddy issues'tan müzdarip olduğu için John Smith'i bir nevi babası gibi görüyor. Alternatif evrenlerden birini gösteren bir film makarasında Joe'yu Frank'i infaz eden bir Nazi subayı olarak görüyoruz. Sırf bu bile kendisini sevmemek için yeterli.

John Smith:  Gelelim dizinin en ilginç ve en gri karakterine. John Smith, Joe'nun görev aldığı misyonu da yöneten Nazi generallerinden biri. Ailesine aşırı düşkün, babacan bir karakter. Bu yüzden olacaktır ki Nazi generali olarak işlediği tüm suçları 'ailemi korumak için yaptım ve yapacağım' bahanesinin arkasına sığınarak savunuyor. Rudolph ile yaptığı bir diyalogda aslında yaptıklarından pişman ama bunu inkar eden biri olduğu izlenimini verdi. Aslında mükemmel bir Milgram deneyi örneği olurmuş, yani oteriteye itaat için  her şeyi yapabilen ve suçluluk duygusundan bu sayede kaçabilen ama özünde psikopat olmayan biri. Bu kadar fanatik bir Nazi'yken hem kardeşi hem de oğlunun otoimmün hastalığının olması ve engelli olması riskine karşılık otoriteler öldürmeden oğlunu öldürmek zorunda olması ilginç bir karakter dilemması olmuş.

Söylemeden geçemeyeceğim, aktorün tipi neden acaba La Casa de Papel'deki Berlin'e bu kadar benziyor? Oysa teki İspanyol, diğeri İngiliz aktörler..

Tagomi-san:  İlk sezonda en favorim ise bu tonton Japon amca oldu. Nobusuke Tagomi, önemli bir politik figür olan bir Pasifik Japonya'nın ticaret bakanı. Temiz kalpli, hatta bu dünya için fazla iyi diye tanımlanabilecek bir nahiflikte, ama biraz batıl inançlı biri. Çubukları atarak ve meditasyon yaparak hep barışçıl ve iyi niyetli kararlar almaya çalışsa da yaşadığı dünyadaki güçler dengesi yüzünden sık sık bocalıyor. Bana biraz Murakami'nin Kafka Sahil'deki kitabındaki yine tonton, temiz kalpli ve batıl inançlı karakteri Nakata amcayı anımsattı yer yer. Sezon finalinde Juliana'nın kolyesiyle meditasyon yaparken kendini Amerika'nın savaşı kazandığı alternatif evrende bulması biraz komik oldu.

Kempeitai Kido: Kendisine bol bol gıcık olmamıza rağmen (şahsen yuvarlak gözlüklerine doğru okkalı bir yumruk savurasım çok geldi), yine ilginç bir gri tonda olan bir karakter ise Kempeitai polis komiseri, Kido-san oldu. Görevine sıkı sıkıya bağlı olan Kido, biraz kalın kafalı ama ülkesinin iyiliği ve çıkabilecek yeni bir savaşı önlemek için bile bile seppuku yapmayı göze alabilecek kadar da onurlu biri. Bana sık sık Monster animesinde Dr. Tenma'yla kafayı bozan, dedektif polis Lunge'yi hatırlattı. Tıpkı Lunge'nin Tenma'yı takıntı haline getimesi gibi, içten içe suçsuz olduğu bile bile Kido da Frank'i takıntı haline getirdi tüm sezon boyunca.

Rudolph Wegener: John Smith ile savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynamış bir Nazi generali. John'un aksine yaptıklarından çok pişman ve bunu inkar etmiyor. O yüzden sezon başında Tagomi-san ile birlik olup Naziler ve Japon İmparatorluğu arasında çıkacak olan bir savaşı önlemek için Japonlar için casusluk yapıyor. Fakat yakalanınca, Naziler arasındaki ayrılıkçı güçler tarafından Hitler'in suikastinde görevlendiriliyor. Bunda da başarısız olunca bizzat Hitler tarafından ailesini korumak için intihara zorlanıyor. Muhtemelen günümüz tarahinde yine bir Nazi generali olan ve Hitler'in suikastinde başarısız olunca gizlice intihara zorlanan Erwin Rommel karakteri esas alınarak yazılan bir karakter.