kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2021 Çarşamba

Dune Messiah

 


" Birçok hükümetin yıkılmasının sebebi, halkın resmi servetin gerçek boyutunu öğrenmesidir. "

"Deniz," dedi kısık bir sesle. "Bu zihnimin canladırabileceğinin ötesinde bir şeydi. Ama tanıdığım adamlar bu mucizeyi gördüklerini söylediler. Yalan söylediklerini düşündüm ama bunu bizzat öğrenmek zorundaydım. İşte bu yüzden orduya katıldım."

"Fazla analiz doğrunun düşmanıdır." 

"Güç, çok daha fazlasını elinde tutanı izole etme eğilimi gösterir. Önünde sonunda, gerçeklikle bağlantılarını kaybederler... ve devrilirler." 

"Dinin ve çıkarcılığın saklayamadığını, hükümetler saklayabilir." 

"Alia, ağabeyine baktı ve onun mutlak üzüntüsünü algıladı. Paul'ün yanağındaki bir göz yaşı damlasına Fremenlere özgü saygıyla dokunarak söyle dedi: 'Sevdiklerimiz göçüp gitmeden önce onlar için kederlenmemeliyiz.' 
'Onlar göçüp gitmeden önce' diye fısıldadı. 'Söyle küçük kardeşim, önce nedir?' "

" Zihinsel bir salgını durduramazsın. İnsandan insana bulaşarak parsekleri aşar. Öyle bulaşıcıdır ki engel tanımaz."

" Bir insanın yaşamının bir saatinden mahrum etmekle, onu yaşamından mahrum etmek arasında yalnızca bir ölçek farkı vardır. Sonuçta ona karşı şiddet uygulamış, onun enerjisini tüketmiş olursunuz."

" Politikayı sevgi üstüne kuramazsın' , dedi. 'İnsanlar sevgiyle ilgilenmez, sevgi çok karmaşıktır. Onlar despotizmi tercih eder. Çok fazla özgürlük kaos doğurur. Buna izin veremeyiz, öyle değil mi? Ve despotizmi nasıl sevilebilir kılarsın?' "

"Yaratabileceğim bütün olası geleceklere burnumu soktum, en sonunda onlar beni yaratana dek."

" Her şey çok güzeldi, en güzeli de sendin."


Dune Mesihi farklı bir kitap. Neden ilk kitap kadar sevilmediğini anlıyorum ama bir yandan da bu antipatiyi yersiz buluyorum. Benim açımdan dolu dolu bir kitaptı. Tek bir nokta hariç, şahsen ben ilk kitap kadar sevdim. Diyaloglar aslında ilk kitaba göre daha derindi, 250 küsür sayfa kitabın neredeyse her yerini e-reader'da çizdim. Alıntıların bir kısmını da burada paylaşıyorum zaten. Dune Mesihi benim için Paul'un ilk kitaptaki happily-ever-after'ını anlattığı için özel bir kitaptı. Kahramanımız intikamını aldı, ilk çocukları öldürülmüş olsa da sevdiceği ve anası yanındaydı, hak ettiği tahtı aldı ve düşmanlarını alt etti. Peki sonra? İşte bu sonrası için bence gelebilecek en gerçekçi kurguyla gelmiş. Paul gibi empati kurabildiğimiz bir karakterin, nasıl tek güç olduktan sonra bir diktatör haline geldiğini anlatıyor aslında bu kitap. Öyle bir nokta ki ülkemizdeki ismi lazım değil liderin fanatikleriyle bile kısa süreli de olsa empati kurabildim bu kitap sayesinde. Çünkü insanlar ilk başta kurtarıcı gördüğü kişinin hatalarını öyle ört bas edip öyle gerekçelendirebiliyor ki, 61 milyar insanın  katliama sebep olmuş, 500 gezegenin fatihi ve bunlardan 90 küsür gezegenin felaketi olan bir lideri bile hala destekleyebiliyorlar. Burada Paul'un Hitler'den veya ismi lazım değil diğer diktatörlerden farkı ise tüm hatalarının farkında olması, buna kendince engel olmaya çalışması ama onu bağlayan bu kader zincirinden, altından kalkamayacağı sorumlulukları almak zorunda kalmasından dolayı öngörü yeteneğine rağmen bir türlü kurtulamaması.. Bunlar aslında kendi içinden de gelen tanrı kompleksinden, bu işi bu yeteneklerle en iyi sadece ben yapabilirm yanılgısından geliyor. O açıdan Chani ile çok manidar bir diyalogları var aslında:

- Chani, sevgilim, cihada son vermek, vuzera ordularinin bana dayattigi lanet olası tanrılık mertebesinden kurtulmak icin neler vermezdim, biliyor musun?
- Vazgeçtiğini söylemen yeter.


Size kimi hatırlattı bilmiyorum, ama bana bu ikilem direkt Daenerys Targaryen'i hatırlattı. Bu sebeplerden ve ileride bahsedeceğim sebeplerden dolayı Paul Atreides'in hem Daenerys Targaryen hem de Anakin Skywalker karakterlerine hayat verdiğine kanaat getirdim. Kitabın özeti aslında şu sözde gizli: "Güç, çok daha fazlasını elinde tutanı izole etme eğilimi gösterir. Önünde sonunda, gerçeklikle bağlantılarını kaybederler... ve devrilirler." 

Hikayemiz, Paul'un imparatorun tahtını elinden alıp kızı Irulan ile politik bir evlilik yapmasından yaklaşık 13 yıl sonra başlıyor, yani Paul da benim gibi 30'lu yaşların başlarında. İmparatorun tahtına oturmuş, Chani ve Stilgar danışmanı olarak yanında. Jessica ise Caladan'a yerleşmiş, Paul'un bu din temelli imparatorluğunu desteklemiyor. Açıkçası kitaptaki en büyük eksiklik benim gözümde Jessica gibi müthiş bir karakterin yokluğuydu. Nasıl Hermione Granger olmasa Harry Potter bir şey yapamazsa, annesi Jessica olmayınca Paul da bir güzel çuvallıyor. Bütün kitap boyunca bunu görüyoruz. Paul'un kız kardeşi, Alia ise 16-17 yaşlarına gelmiş. Alia, öyle bir dini lider olmuş ki kendisine ait Arrakeen'de bir tapınak var, insanlar hac için o tapınağa geliyor! Annesinin yediği bir halttan dolayı başrahibe bilgeliğinde de olsa, öngörü gücü Paul'u cebinde sallayacak kadar güçlü de olsa, Alia, hormonları uyanmaya başlamış bir ergen. Hem de ne kadar yorucu bir ergen... Kendisi çok sempatimi kazanamadı, maalesef. Fakat anne rahmindeyken ab-ı hayat baharına maruz kaldığı tecrübeden sonra kendisini bazen annesi gibi gördüğünü, Paul'u oğlu, babasını ise sevgilisi gibi hissettiği kafa karışıklıklarını açıkladığında kendisi için üzülmedim de değil. 
 
Bu sefer Leto Atreides'e değil Paul Atreides'e karşı bir komplo var. Planların içinde planlar... Daha kitabın başında bize Paul'un öleceği ve suçun Chani'ye atılacağı açık ediliyor. Komployu kuranlar ise lanet başrahibe Gaius Helen Mohiam, Paul'dan çocuk yapma umudunu kesen Irulan, Bene Tleilax Scytale ve dümenci Edric. Bu kitapta bize ilk defa tanıtılan topluluk olan, Face Dancers, Bene Tleilax bence ayrı bir  parantezi ve hatta ayrı bir ek kitap serisini hakediyor. Çünkü bu topluluk ASOIAF evrenindeki Faceless Man gibi yüzlerini değiştirme yeteneğine sahip bir grup hermafrodit suikastçı.  Aynı zamanda genetik biliminde çığır açmış, insanları tek bir hücresinden kopyalayıp anılarını da tutabilen bir grup bilim insanı. Olay şu ki Tleilaxu, Duncan Idaho'nun ölü bedenini buluyor ve onu klonlama teknolojisiyle hayata döndürüp gula Nefr'i yaratıyor. Nefr hem bir mentat hem de bir Zenni-sünni filozof olarak eğitilip Alia'yı tavlaması ve Paul'a ihanet etmesi için hazır ediliyor. Fantaziye gel. Fantezi olarak güzel gelse de itiraf etmeliyim ki bu komplonun içi maalesef çok doldurulamadı. Dümencinin de olduğu bir güruh, Duncan'ın gulasını Paul'a hediye ettiğinde, gula kendi ağzıyla sizi yok etmek için görevlendirdim demesine rağmen Paul'un bunu neden kabul ettiğini bir süre anlamlandıramadım. Fakat hayatını sizin için feda etmiş bir dostun anılarına kısmen de olsa sahip olan bir klon ya da makineden uzak bile kalamamak aslında çok insansı bir reaksiyon. Tıpkı Okabe'nin Kurisu'nun AI'ı olan Amadeus'a tuzak olma ihtimaline karşın karşı koyamaması gibi... 

Uzun lafın kısası, Paul öngörü yeteneği sayesinde kısmen de olsa komplo planına çomak sokuyor. Paul'un yaptığı analize göre divergence'dan kurtulamayan iki seçenek var: Ya Paul ölecek ve suç Chani'ye atılacak, Chani tutsaklık altında, çocukları ise sürgünde yaşamak zorunda kalacak. Ya da Chani doğum sırasında ölecek. Bu iki seçenek arasında sıkışan Paul bir ara Anakin'e dönüşüp baş düşmanı Palpatine'e, pardon başrahibe Mohiam'a yalvarıp Chani'yi kurtarması için yardım bile istiyor. Fakat Paul'ün de analizinden kurtulamayan, onun da öngöremediği şeyler var. Çünkü neydi; "Fazla analiz doğrunun düşmanıdır."  Bu noktada  Paul'u değil, resmen Anakin'i izledim. İkiz çocuklarının doğumu sırasında ölen sevgili ve kehanetinde bunu gören başkahraman... Ne kadar de benziyor değil mi? Paul'un analizinden kaçan en büyük nokta ise çocukların ikiz olması. Çünkü Paul öngörüsünde sadece tek bir kız çocuğu görüyor. Aslında bu ikizlerden erkek olanı, evrenin başına başka çoraplar örecek olan Leto II Atreides (bir nevi Luke Skywalker ama başka türlü...). Paul'un ölmesi gereken ve Chani'nin suçlanması gereken suikasta Chani olmadan gitmeyi başaran Paul, ölmüyor ama taşyakan atom silahı sebebiyle görme yetisini kaybedip kör oluyor. Fremen inancına göre, kör olan biri, topluma yük olacağı için çöle terkedilmesi gerekiyor. Fakat öngörüsünü kaybetmediği için Paul, yine etrafındaki her şeyin farkında olabiliyor ve bir nevi görebiliyor. Fakat elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen Paul, kendini yine de Chani'nin doğum yapacağı ve öleceği çöldeki siyeçte buluyor. Bu kısım bence kitaptaki en güçlü yerdi. Paul'un her şeyi yapmasına rağmen kaderinden kaçamadığı andaki çaresizliği, Chani ölünce öngörü yeteneğini de tamamen kaybedip gerçekten kör olması çok etkileyiciydi. Buraları okurken birkaç damla gözyaşı dökmüş olabilirim. Çünkü bana göre Paul'u istemediği halde dini lider haline getiren, bir nevi peygamber konumuna sokan önsezi yeteneği, aslında bir hayatta kalma içgüdüsüydü. Bene Gesserit'lerin yüzyıllardır süregelen genetik çiftleştirmelerinin bir ürünü olan Paul, hayatta kalma içgüdüleriyle de birleşince bu yeteneğine bir nevi tanrısal ivme kazandırıyordu. Fakat cihattan kaçmasına rağmen evrenin en büyük dikdatörüne dönüşen Paul, yaşadığı pişmanlıkla, bir şeyleri yine değiştiremeyince ve en sevdiği kişiyi de kaybedince öngörüsünü kaybedip gerçekten kör oldu...

Suikastı ikinci çökerten nokta ise Chani öldükten sonra Paul'u öldürmesi gerek gula Nefr'in anılarını tamamen geri kazanabilen tarihteki ilk gula olup tamamen Duncan Idaho'ya dönüşebilmesi. Aslında Paul'u oğlu gibi gören Duncan'ın, onu öldürmek zoruda kalınca anılarını tamamen kazanması ihtimalini Tleilaxu tamamen göz ardı etmiyor. Hatta Scytale kendi ağzıyla itiraf ediyor, eğer Paul ölseydi pazarlığı Paul'un bedenini canlandırma üzerinden Alia ile yapacaklardı... Duncan anılarını geri kazanınca, Tleilaxu biliminin gerçekliği de bir nevi kanıtlanmış oluyor ve Scytale için Chani'nin bedenini diriltme üzerinden pazarlık etme hakkı doğuyor. Fakat Chani'yi diriltmeyi Paul şiddetle reddediyor. Fremen olarak doğan Chani'nin bedeni suyunu almak için cenaze törenine götürülüyor. Her ne kadar iki kitaptır Fremen geleneklerini okusam da burada yine istemsiz "sizin de geleneğiniz batsın!" demeden edemedim. Sanırım kurgusal Orta Doğu'ya bile garezim var.  Anyway... Alia gibi melanet doğan henüz beşikteki bebek Leto'nun gözlerini kullanarak Paul, Scytale'i öldürmeyi beceriyor. Fakat hala kör olan, yaşama dair umudunu ve isteğini kaybeden kahramanımız (bu noktada aslında artık anti-kahramanımız), gerçek bir Fremen gibi çöle yani kendi ölümüne yürüyor. Bu sefer kehanetlerden, cihattan, peygamberlikten ve öngörüden kurtulmuş, tamamen özgür bir adam olarak... Bence Paul gibi trajik bir karakter için çok yerinde ve bir o kadar da hüzünlü bir sondu. Tıpkı Daenerys Targaryen'in sonu gibi... O zaman bu sözün de sana gelsin, Paul reis: "Yaratabileceğim bütün olası geleceklere burnumu soktum, en sonunda onlar beni yaratana dek."

Üçüncü kitap anladığım kadarıyla Alia, kocası Duncan ve Paul'un ikizleri Leto II ve Ganima üzerinden devam ediyor. Bir yandan Paul'un hüzünlü ama güzel hikayesinden sonra bu seriyi burada bırakma isteği duysam da, Star Wars için New Hope filmi gibi olan yeni seri gibi bundan sonra neler olacağını merak etmiyor da değilim. Dune evrenine bir kez tutulduktan sonra bırakması zor sanki...

2 Ekim 2021 Cumartesi

Circe (Ben, Kirke)


 "En güzel nympha bile pek işe yaramaz, çirkin bir nympha ise hiçbir şey olurdu, hiçbir şeyden de az olurdu. Asla evlenemez, çocuk doğuramazdı. Ailesine yük, dünya yüzünde bir leke olacaktı. İtilip kakılarak, hakaretlere uğrayarak gölgelerde yaşayacaktı. Oysa bir canavarın daima bir yerdi vardır. Dişlerinin yakayalayabileceği bütün zaferler onun olabilir. Bunu yapıyor diye kimse onu sevmeyecektir ama bu sebeple kısıtlama altına da girmeyecektir. "


" Ölümlüler şöhreti böyle ele geçiriyor, diye düşündüm. Çok çalışarak ve kendilerini adayarak, yeteneklerine bahçeye bakarmış gibi bakıp güneşin altında ışıldamasını sağlayarak. Ama tanrılar irinden ve nektardan, kusursuzlukları parmak uçlarından fışkırarak doğuyordu. Onlar da neleri mahvedeceğini ispatlayarak elde ediyorlardı şöhretlerini. Şehirleri yakıp yıkarak, savaşlar çıkararak, salgınlar ve canavarlar yaratarak..."

" Hepsi aynı çaresiz hikayeyi anlatıyorlardı. (Güya) kaybolmuşlardı, bitkinlerdi, yiyecekleri bitmişti. Yardımlarıma minnettar olurlardı. Bunların birkaçının, sayıları o kadar az ki parmakla sayabilirim, gitmesine izin verdim. Beni akşam yemeği olarak görmemişlerdi. Dindar adamlardı, gerçekten kaybolmuşlardı; aralarında yakışıklı biri olursa bazen onu yatağıma da alırdım. İhtiras değildi bu, ihtiras kırıntısı bile değildi. Bir tür hiddetti, kendi üzerimde kullandığım bir bıçaktı. Derimin hala kendi derim olduğunu kanıtlamak için yapıyordum. Peki, bulduğum cevap hoşuma gidiyor muydu? "

" Ne dualarını istiyordum ne de ismimi ağızlarına almalarını. Kendimi kan çıkana kadar denizin içinde ovalamak istiyordum."

" Ozanlar yılan gibi derdi belki ama artık yılanları iyi tanıyordum. Namuslu bir engereği her zaman yeğlerim, beni ancak onu rahatsız edersem sokar, daha önce değil."

" Ölümlüymüşüm gibi yapmıyordum. Parlak sarı gözlerimi her fırsatta gösteriyordum. Hiçbiri bir şeyi değiştirmiyordu. Yalnızdım ve kadınsın, önemli olan tek şey buydu."

" Kendi portreme şaşırmadım. Kahraman kılıcı karşısında  yelkenleri suya indiren, diz çöküp merhamet dilenen gururlu cadı. Kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimi gibi geliyordu bana. Yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikaye olmazmış gibi. "

" Oradaydı, ruhu önümdeydi. Onarabileceğim yırtık pırtık bir şey vardı karşımda. "

"Hayatım boyunca trajedinin beni bulmasını beklemiştim. Bulacağından hiç kuşkum yoktu, çünkü başkalarının hak ettiğimi düşündüğünden daha fazla arzum, isyanım ve gücüm vardı, yıldırımları üstüne çekecek şeylerdi bunlar."

"Ama belki de hiçbir anne baba evladını gerçekten göremez. Baktığımızda sadece kendi hatalarımızın bir yansımasını görüyoruz."

"Kirke, diyor, her şey yolunda gidecek...Canımızın yanmayacağını söylemiyor. Korkmadığımızı kastetmiyor. Söylediği sadece şu: Buradayız. Gelgitte yüzmek, yeryüzünde yürümek ve ayaklarına değdiğini hissetmek böyle bir şey. Yaşamak böyle bir şey."

"Bir zamanlar tanrıların ölümün zıttı olduğunu düşünmüştüm ama artık her şeyden daha ölü olduklarını görüyorum çünkü hiç değişmiyorlar ve hiçbir şeyi elinde tutamıyorlar." 

Bu kitabı yıllar önce Çisem Çakır önerisiyle merak edip okumak istemiştim. Bu yıl da Mitolojik İnciler podcastıyla mitoloji hikayelerine iyice merak sarınca dedim, artık okumanın zamanı geldi. Maalesef Kobo Reader'ın database'inde Türkçe kitabını bulamadım. İngilizce kitap okumayı sevsem de sadece hazsal okuma için hala Türkçe kitap okumayı tercih ediyorum. Özellikle doktoraya başladığımdan beri çoğu zaman beynim kazan gibi olduğundan kitapları da okumak için 1 gram daha ekstra nöron çalıştırmak istemiyorum bazen. Neyse Köln Kütüphane diye bir site var, Türkçe kitapların neredeyse hepsini orada bulup Avrupa'daki herhangi bir yere belirli bir ücret üzerindeyse kargo bedava sipariş vermek mümkün. Bu sayede bu kitabı ve Akhilleus'un Şarkısını sipariş ettim.

Reklamları geçip kitaba gelirsem kitap adı üstünde Odysseia'dan bildiğimiz Kirke karakterini, Madeline Miller'ın yorumuyla kendi ağzından yazılmış hikayesi olarak okuyoruz. Mitolojide Kirke, her ne kadar şuh kadın, enchantress, erkekleri büyüyüp kendine bağlayan sonra onları domuza çeviren acımasız cadı gibi anlatılsa da burada birinci ağızdan hikayesini (mitolojik hikayelerin çoğuna sadık kalarak) dinleyince aslında olayın pek de öyle olmadığı kanısına varıyoruz. Kirke'nin Aiae adasına sürgününden önce Okeanos'un salonlarında geçirdiği ilk yılları mitolojiden duymadığımız kadar detaylandırılmış. Bildiğimiz Glaukos ve Skylla hikayelerine ise daha derin boyut kazandırılmış. Kirke'nin sürekli ezilen ve hor görülen bir dişi olarak içindeki cadılık gücünü keşfetmesi toplumda kendini değersiz hisseden bir kadının tüm baskılara rağmen kendi içsel gücünü keşfetmesini temsil ediyor bence. Oysa buna tezat olarak, hikayelerdeki başka ünlü bir cadı olan Kirke'nin erkek kardeşi  Aietes nasıl da doğduğundan beri gücünün farkında... Anlayacağınız mitoloji temalı da olsa antik bir çağda var olmaya çalışan bir kadını, bir feminist hikayeyi anlatıyor bu kitap. Cadılığı kadınlık, feminizm ve içsel keşif yönünden incelemesiyle benim açımdan Paulo Coelho'nun Brida kitabına da bir göz kırpıyor.

Kirke, ilk nesil tanrılardan yani titanlardan biri olan Okeanos'un torunu, güneş titanı Helios'un kızı. Annesi ise biraz daha ikincil sınıftan bir tanrısal varlık olan nympha ya da naiad Perseis. Bu arada nympha dilimize genelde peri olarak çevrilse de, bu kitapta nympha şeklinde bırakılmış. Naiad tatlı su perisi, nereid ise deniz perisi diyebiliriz özetle. Kirke'nin ilk yılları gayet mitolojiye sadık anlatılmış. Glaukos, Skylla olayları bu kitapta da hemen hemen hikayelerle aynı şekilde gerçekleşiyor. Tek bir farkla... O da Kirke'nin amcası Prometheus ile tanışma fırsatını bulmasıyla oluyor. Prometheus mitolojiden hatırlayanlar bilir, insanlara tanrılardan ateşi çalıp verdiği, insanların daha çabuk gelişmesine yardımcı olduğu için tanrılar meclisi tarafından cezalandırılan bir titan. Neden mi? Çünkü tanrılar, insanlar daha zavallı olsun da bize daha fazla tapınsın istiyorlardı. Tanrıyla otorite kavramını mitolojide eşit tutarsak aslında bu hikayelerin fantaziden çok daha fazla mesajı olduğunu görebiliriz. Neyse, Kirke babası Helios'tan ve diğer tanrılardan çok korkan ürkek bir kız olmasına rağmen, Prometheus'la konuşmaya cürret ediyor, ve bundan sonra olaylar onun diğer tanrılardan farklılaşmasına ve insanlara ve diğer yaratılanlara daha yakın olmasına neden oluyor.  Bu ilk yıllarda karşımıza çıkan diğer karakterler ise Helios ve Perseis'in diğer çocukları, Kirke'nin kardeşleri; Perses, Pasiphae (nam-ı diğer, Girit kralı Minos'un karısı, boğa başlı insan vücutlu Minotaurus'u doğuran kadın) ve Kolkis kralı, Medeia'nın babası olarak tanıdığımız karakter Aietes. Pasiphae, Kirke'ye taban tabana zıt bir karakter olarak simgelenmiş. Kirke ve Pasiphae arasında kız kardeş çekişmelerine rağmen Pasiphae'nin tüm bencilliğine karşın Minotaurus'un doğumu sırasında Kirke'yi sürgün olduğu adadan Girit'e çağırması güzel bir detaydı.

Gelelim Kirke'nin sürgününe... Kirke mitolojide de anlatılan hikayelerde olduğu gibi Glaukos isimli bir ölümlü balıkçıya aşık oluyor. Onunla olabilsin, denk olsunlar diye Kirke, Glaukos'u çok güçlü büyülü bir bitki ile ölümlüden tanrıya çeviriyor. Tanrılar meclisine kabul edilince götü kalkan Glaukos, Kirke'yi unutuyor, yosma bir nympha olan Skylla'ya tutuluyor. Bunu öğrenen Kirke, kıskançlık krizlerine girip Skylla'nın banyo yaptığı suyu zehirliyor ve onu korkunç bir deniz canavarına çeviriyor. Odysseus'un hikayelerine de konu olan Skylla, Yunanistan'ın Messina boğazını kendine mesken ediniyor. Bu boğazın bir tarafında Charybdis adında bir girdap, diğer tarafında ise Skylla var. O yüzden buradan geçmek isteyen denizciler ya Charybdis'ten kaçmak ya da Skylla'ya yem olmaktan kurtulmak zorundalar.

Skylla ve Charybdis
reference: ronjararoundtheworld.com


Bunu vicdan yapan Kirke, suçunu itiraf ettiği için Aiae adasına sürgün ediliyor ve hayatının geri kalanını orada yaşamaya mahkum ediliyor. Adada kaldığı sırada büyücülük gücünün iyice farkına varan Kirke günlerini iksir yapmakla ve evcil aslanlarıyla oynamakla gerçekleştiriyor.  Cool bir imaj değil mi ama:

Kirke
reference: bookthatmatter.co.uk

Adada kaldığı sürece mitolojik hikayelere sadık kalarak ve kalmayarak Kirke'nin ziyaretine gelen birkaç ünlü karakterle tanışma fırsatını buluyoruz. Bunlardan en komiği bence Hermes'in Kirke'yi merak edip adaya gelmesi ve Kirke'nin onunla bir süre fuckbuddy olması kısmıydı. Bu kısım güldürdü, çünkü Olimposlu tanrılardan o iş için birini seçmek gerekse muhtemelen ben de Hermes'i seçerdim. Hikayelere sadık kalınarak anlatılan kısım ise İason ve Medeia'nın ziyareti. Medeia aslında Kirke'nin yeğeni olan acımasız bir cadı. Uzun bir hikaye, merak eden Mitolojik İnciler podcastinda şu bölüme bakabilir:

Medeia ve İason'un ziyareti ve Kirke'den istedikleri arındırma ayini şöyle tabloya da konu olmuş:

Kirke
reference: John William Waterhouse.jpg


Adadayken olan diğer en önemli olaylardan biri ise hikayelerde duyduğumuz Kirke'nin neden erkeklerin içkisine iksir karıştırıp onları domuza çevirdiğine açıklama getiriyor. Adaya gelen denizcilerden biri Kirke'nin insanlara olan zaafından faydalanarak savunmasız olduğu bir anda ona tecavüz ediyor.  Bu kısmı hikaye açısından biraz zorlama bulsam da kitapta kaydettiğim birkaç alıntıya önayak oldu: "Ölümlüymüşüm gibi yapmıyordum. Parlak sarı gözlerimi her fırsatta gösteriyordum. Hiçbiri bir şeyi değiştirmiyordu. Yalnızdın ve kadınsın, önemli olan tek şey buydu." ve     " Ozanlar yılan gibi derdi belki ama artık yılanları iyi tanıyordum. Namuslu bir engereği her zaman yeğlerim, beni ancak onu rahatsız edersem sokar, daha önce değil." vb. gibi. 

Tam bu durumda, insanlara ve özellikle erkeklere karşı güveni tamamen yok olmuşken Kirke'nin karşına Odysseus çıkıyor. Odysseus, her ne kadar hikayelerde ve bu kitapta da zeki, şeytan tüylü ve çekici bir adam olarak anlatılsa da ben hep karısı Penelope, düşmanlarla 12 yıl tek başına mücadele edip, ülkeyi koruyup onu beklerken kah Kirke ile, kah Kalypso ile, nymphalarla gününü gün eden hayırsız ve bencil bir adam olarak görürüm onu. Neyse, Kirke ile Odysseus bir yıl beraber geçirdikten sonra bu kitapta Odysseus adadan ayrılınca Kirke'nin Odysseus'un oğluna hamile olduğunu öğreniyoruz. Aslında mitolojide birden fazla çocukları var, ama yazarın neden sadece tek çocuk olmasını ve onu da Kirke'nin yalnız başına büyütmesini seçtiğini bu hikaye açısından anlıyorum. Kirke'nin helicopter mother halleri gayet güzel düşünülmüş. Yazar, fırsattan istafe ederek Olimpos tanrılarını, özellikle Athena'yı biraz itin götüne sokmuş. Athena hırslı ve zeki ama bilge değil diye sık sık tekrarlamış. Bilgeliğin temsili, baykuşlu heykelleriyle bir sembol haline gelen Athena'ya biraz ayıp olmuş bence. Gerçi Medusa ve Arachne olaylarından dolayı ben de kendisine biraz gıcığım ama olsun. Bu hikayede Athena, Kirke'nin oğlu Telegonos'u öldürmekle kafayı bozmuş gibi görünüyor. Sonradan bunun gözde insanı ve kulu olan Odysseus'u korumak için olduğunu öğreniyoruz. Çünkü Telegonos, büyüyüp babasını ziyaret etmek isteyince, Athena'dan korkan ve iyice korumacı bir anne olan Kirke, kalkan balığı görünümünde olan denizin bilgesi, tanrı Trygon'un zehirli kuyruğunu bir mızrağa takıp oğluna veriyor. Bu mızrak ise Odysseus'un sonunu getiriyor. 

Mitolojinin bittiği kısımdan sonra yazarın hikayeyi bağlamasını aslında ben daha çok sevdim. Penelope ve oğlu Telemakhos, Kirke'nin adasına geliyor ve bir süre orada kalıyorlar. En çok da Penelope'nin hikayesinin mutlu sonla bitmesine sevindim. Çünkü hem bu kitapta hem de mitolojik hikayelerde, son derece güçlü, zeki, becerikli ve bilge bir kadın olmasına rağmen hep oturup Odysseus'u beklemesini çok hüzünlü bulmuştum. Bu kitapta Penelope, Kirke yerine Aiae cadısı olmaya karar verip hayatının iplerini eline almayı ve sonunda içindeki gücü keşfetmeyi seçiyor. Telegonos ise  Telemakhos yerine Athena ile İtalya'da bir krallık kurmaya gidip adadan ayrılmayı seçiyor. Kirke, önce yine yalnızlığa ve umutsuzluğa düşüyor, ama sonra sonunda herkesten önce kendine değer vermeyi seçiyor. Bu sayede Kirke, babası Helios'la bir pazarlık yapıp adadan ayrılmayı beceriyor ve Telemakhos ile sevgili oluyorlar. Biliyorum, Yunan mitolojisi ensest hikayerle, garip aşklarla dolu ama, oğlunun kardeşiyle sevgili olmayı yine de Kirke'ye yakıştıramadım (swh).

Kirke'nin kitaptaki sonu da bence çok yerindeydi. Hikayenin en başına dönüp, Kirke, Glaukos'u tanrıya çevirdiği noktada kendini de hep sevdiği insanlardan birini çevirmeyi umarak sihirli otun özütünü içerken kitabı bitiriyoruz. Zaten kitabın ana konusu da tanrıların kusursuzluğuna ve Kirke'nin kusurlu insanlara zaafına dayandığı için bence Kirke için yazarın hayal ettiği bu son çok oturaklı olmuş. Çünkü ne diyordu Kirke:
"Bir zamanlar tanrıların ölümün zıttı olduğunu düşünmüştüm ama artık her şeyden daha ölü olduklarını görüyorum çünkü hiç değişmiyorlar ve hiçbir şeyi elinde tutamıyorlar." 

Genel olarak toparlarsam, birazcık mitoloji temeliyle ve bazı hikayeler bilinerek okunursa çok keyifli bir kitap olmuş. Tam olarak beklentim ne bilmiyordum ama, ben o kadar övgüden sonra biraz daha çok beğenmeyi bekliyordum nedense. Ama yine de, tüm mitoloji meraklılarına önereceğim bir kitap olmuş. Mitolojiyi eril dilden kurtarmak biraz daha ferah bir hava vermiş. Biraz Aşk-ı Memnu gibi aşkı arayan bir aşk hikayesi de dersek de pek cringe olmaz bence. Bakalım Akhilleus'un Şarkısını da beğenecek miyim?

16 Ağustos 2021 Pazartesi

Dune: Çöl Gezegeni

 




"Korkmamalıyım.Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim.Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca  ben olacağım."

" Bir süreç durdurularak anlaşılamaz. Anlama, sürecin akışıyla birlikte hareket etmeli, ona karışmalı ve onunla birlikte akmalıdır."

" Muad'Dib çok hızlı öğreniyordu, çünkü aldığı ilk eğitimin konusu "nasıl öğrenmeli" idi. Ve ilk ders, öğrenebileceğine dair kendine güvenmekti. Ne kadar çok kişinin öğrenebileceğine inanmadığını ve ne kadar çoğunun öğrenmenin zor olduğuna inandığını anlamak insanı şok ediyordu."

"Senin dışındaki herhangi bir şey; işte bunu görebilir ve buna mantığını uygulayabilir. Ama kişisel problemlerle karşılaştığımızda, en derin kişisel şeylerin, mantığımızın incelemesi için dışarı çıkarmakta en çok zorlandığımız şeyler olması insani bir özelliktir.Gerçekten kafamızı meşgul eden o en derindeki asıl şey dışında her şeyi suçlayarak onun çevresinde debelenmeye eğilimliyizdir. "

" Zihnin baskı altında hangi yöne gideceği büyük ölçüde eğitimin etkisiyle belirlenir. "

" İnsanın bilinçaltının derinliklerinde, bir anlam ifade eden, mantıklı bir kainata duyulan yaygın bir ihtiyaç vardır. Lakin hakiki kainat daima mantığın bir adım ötesindedir. "

" Din ve politika aynı arabaya bindiğinde, arabayı sürenler yollarında hiçbir şeyin durmayacağına inanırlar. Paldır küldür gitmeye başlarlar... gittikçe hızlanırlar, hızlanırlar, hızlanırlar. Karşılarına engeller çıkabileceği düşüncesini akıllarına bile getiremezler ve gözü kapalı koşturan bir adamın çok geç oluncaya dek uçurumu göremeyeceğini unuturlar. "

" Bir şeyi onu yok edebilen insanlar kontrol eder. "

" Hem zalimliğin hem de iyi yürekliliğin derinliğine inmedikçe neyin merhametsizlik olduğunu nasıl söyleyebilirsin? "

" Din diye adlandırılanların çoğu, hayata karşı bilinçsiz olarak düşmanca bir tavır taşımıştır. Gerçek din, yaşamın Tanrı'nın gözüne hoş görünen hazlarla dolu olduğunu ve eylemsiz bilginin boş olduğunu öğretmelidir.  Herkes, dinin kurallar ve ezbere dayalı öğretisinin büyük ölçüde aldatmaca olduğunu görmelidir. Doğru öğretiyi kolayca fark edersiniz. Onu yanılmaksızın tanırsınız çünkü içinizde, bunun daima bildiğiniz bir şey olduğu duygusunu uyandırır."

" Din, kendi kendine 'olmak istediğim gibi biri değilim' diyenler için bir çıkış noktası olarak kalmalıdır. Hiçbir zaman kendini beğenmişlerden oluşan bir topluluğun içinde boğulmamalıdır. "

" Şevkat, zalimliğin başlangıcıdır."

" Eğer bir çocuk, eğitimsiz biri, cahil biri ya da bir deli bir soruna yol açarsa, bu, o sorunu önceden görmediği ve önlemediği için otoritenin hatasıdır."

Dune serisi liseden beri okumayı düşündüğüm, ama ya çok ağır bir bilimkurgu serisiyse diye çekindiğim hep ertelediğim bir kitap serisiydi. Filminin çıkacağını öğrenince, bir arkadaşım da övünce dedim ben bir bakayım artık. Elimde de e-reader'da tüm seri en az 2-3 yıldır vardı aslında. Ama demek istiyorum ki, "where have you been all this time?". Cidden ergenliğimdeki heyecanla okuduğum, çok ama çok beğendiğim bir kitap oldu bu ilk kitap. Neden bilimkurgu diye sınıflandırıldığını anlıyorum, çünkü bir nevi space opera grubuna girecek bir konusu var, başka bir gezegeni, o gezegene adaptasyonu ve ucundan da olsa uzay yolculuğunu da anlatıyor. Kitabın 1965'te yazıldığını düşününce, otomasyon sistemleri, projeksiyonla yapılan toplantılar falan aslında epey füturistik de... Fakat benim gözümde daha çok fantastik edebiyatın bir ürünü hissi ve keyfi oldu. Çünkü bilimkurgu dışında pek çok fantastik olaylar örgüsünü deneyimledim, yine pek çok politika ve felsefe ve din alegorisini de hissettim bu kitapta. Zaten destan şeklinde yazdığım alıntılarda da pek çok felsefi ve siyasi göndermeler görülebilir. Bazen bu kitabın hikaye anlatıcılığı bana GRRM'i hatırlattı. Çünkü ASOIAF kadar olmasa da her kısımda bir karakter ve o karakterin bakış açısından ilerliyoruz. Diyaloglar ve taht oyunlarına olan detaylı entrikalar da biraz GRRM stiline benziyor. GRRM'in esinlediği pek çok fantastik alt yapı ve benzerliklerini de görebiliyorum (kendisi de seriyi sevdiğini söylemiş zaten). Bene Gesserit oluşumu misal... Toplumların dini ve kültürünü çok güzel inşa edilmiş ve hikayede çok önemli bir yer kapsıyor. Fakat bir konu var ki bu kitabı benim gözümden diğerlerinden çok net ayırıyor: o da su ve suyun önemi! Bir Çöl Gezegeni'nde suya aşırı önem verilmesinden doğal bir şey yok ama detaylar o kadar güzel anlatılmış ki evdeki suyu ziyan etmek bile beni rahatsız etti. İnsanlar damıtıcı giysi giyip terlerini bile yoğuşturup geri kullanırken, bizim evlerde şakır şukur duş almamız, sifonu kullarak dışkımızı ittirmek için onlarca litrejon su kullanmamız sanki hep ziyan gibi gelmeye başladı. Bir de burada bir kamu spotu gireyim, su krizi Avrupa'da, özellikle Akdeniz havzasında gerçekte de o kadar ciddi seviyede ki, birkaç nesil sonra çocuklarımız biz suyu böyle ziyan etmeye devam edersek, Arrakis'te Fremenlerin yaşadığı gibi su kıtlığı altında yaşabilir. Neyse kitabımıza dönelim. Kitaptaki Arapça isimler ve göndermeler de epey ilginçti. Şeyhulud, Muad'dib gibi çok sık geçen kelimeler bile hep Arapça kökenli. Amerikalı bir yazarın doğu kültüründen esinlenip kendi fantastik evrenine bunu objektif bir şekilde entegre etmesini de takdir ettim açıkçası.

Kitabın konusuna gelirsek, Atreides ailesi'nin su bolluğu içindeki Caladan gezegeninden imparator Padişah Şaddam IV'ün emriyle Arrakis gezegenine taşınmasıyla hikayaye başlıyoruz. Bu atamanın bir tuzak olduğunu bile bile sırf ailesini sürgün yaşama mahkum etmemek için Arrakis valiliğini kabul eden Dük Leto Atreides ve ailesini yakından tanımaya başlıyoruz. Eşi ama evli olmadığı için odalığı sayılan Jessica, bir Bene Gesserit üyesi. Bene Gesserit sadece kadınlardan oluşan, zihini ve bedeni çok sıkı disiplinlerle eğiten ve gezegenlerdeki politik dengeleri sağlayan bence kitaptaki en ilginç topluluk. Ayrıca soylar arasındaki evliliği ve bu evliliklerden doğacak kutsal bir kişiyi bekliyorlar. Kuisatz Haderah...Jessica kendine emredildiği gibi bir kız çocuk doğurmak yerine düke aşık olup kendi topluluğuna karşı çıkıyor ve bir erkek çocuk doğruyor. Ana karakterimiz Leto ve Jessica'nın oğlu Paul'un seçilmiş kişi, yani Kuisatz Haderah olduğu ya da olabileceği bize kitabın en başından söyleniyor zaten. Hem annesinin Bene Gesserit yöntemleriyle hem de babasının  yetenekli subayları Gurney Halleck, Duncan Idaho ve Thufir Hawat tarafından sıkı eğitimlerden geçen Paul çok zeki ve yetenekli bir ergen. Tıpkı ASOIAF evrenindeki the promised prince ya da Azor Ahai gibi kehanetler bu kitapta da bolca var ama olaylar olmadan nasıl olduğu ve kim olacağından kesin olarak emin olamıyoruz. Zaten tüm kitap kehanetler üzerine diyebilirim. Çünkü ana kahramanımız Paul'un önsezi ve geleceği görme yeteneği var. Biz okuyuculara da kitabın çok ilerisinde olacakları anlatan başka kitap alıntılarıyla Paul'le empati yapıp onun geleceği görme ama, sonsuz olasılıklar ve bağlantılar sebebiyle tam olarak nasıl olarak gerçekleşeceğini kestirememe lanetini paylaşıyoruz. 

Atreides ailesinin Arrakis'te ilk günleri, gezegeni ve su problemini tanımak, gezegenin en büyük gelir kaynağı olan baharatın (melanj) nasıl çıkartıldığını öğrenmekle ve gezegenin yerlileri ve hakkında çok şey bilinmeyen çöl toplumu Fremenleri öğrenmekle geçiriyoruz. Melanj aslında bir zihin uyarıcı bir uyuşturucu. Paul'ün önsezi yeteneği de o yüzden Arrakis'e geldikten sonra katlanarak artıyor. Kitapta bu ilk kısımlar biraz ağır ağır anlatılmış, okuyucu kaybetmeye müsait . Fakat eğer birisi bu yazıyı okuyorsa, tavsiyem mutlaka devam etsin, çünkü yaklaşık bir 100-150 sayfa sonra kitap çorap söküğü gibi açılmaya ve aşırı sarmaya başlıyor.

Kitabın taa en başından beri bize spoil edilen olayı oluyor. Yani Arrakis'i garip bir şekilde bırakıp gitmiş oyunu yapan Harkonnen ailesi, imparatorla bir olup Atreides'lere karşı entrikalar çeviriyor, dük Leto Atreides'i öldürüp gezegenin yönetimini ele geçiriyor. Öldü sanılan Jessica ve Paul'un çöle düşmesi ve Fremenlerin arasına katılmasıyla ise asıl macera başlıyor. Bizim Paul, Fremenlerin başına geçip onların siyasi ve dini lideri oluyor ve intikamını almak için planlara başlıyor...Fremenlerin gizemli kültürü, Paul'un hem dini hem de siyasi liderliğiyle ilgili kitaptaki göndermeler gerçekten çok iyiydi. Paul karakteri, gayet ilginç olsa da benin favori karakterim anne karakter, Bene Gesserit (cadısı) Jessica oldu. Umarım diğer kitaplarda da Jessica'nın önemi devam eder, çünkü epey tuttum ben kendisini. Atreides'ler bu kadar güzel ve net anlatılırken Harkonnenler ve özellikle ana kötü karakter Baron Harkonnen için aynısını söyleyemeyeceğim, çünkü kendisi biraz fazla şüşko kötü adam steorotipine sahipti ve aşırı karikatürleştirilmişti. Belki diğer devam kitaplarında bu düzeliyordur, ve umarım da öyledir. Kitaba dair diğer bir eleştirim ise, giriş ve gelişmenin gayet özenli ve detaylı olmasına karşın sonuç ve bağlanma kısmının biraz paldır küldür ve anticlimactic olması. Buna rağmen yine de genel hatlarıyla çok beğendiğim bir kitap oldu.

Herkes en güzel kitabının ilk kitap olduğunu söylese de hikaye öyle bir yerinde kaldı ki ben birkaç kitap daha devam etmeyi düşünüyorum. Bu arada filmi, aktörleri, fragramanları ve müzikleriyle her şeyiyle fazla merak uyandırıyor. Belçika'ya 15 eylülde gelir gelmez ilk gidenlerden biri sanırım ben olacağım! Umarım hayal kırıklığına uğratmaz. O arada ben ikinci kitabı okuyor olurum herhalde. Bir sonraki Dune kitabı yazımda görüşmek üzere o zaman!

P.S.  Bu arada Youtube algoritması karşıma şöyle bir video çıkardı. Kısa bir animasyonla benim yazdıklarımdan çok daha güzel tanıtmışlar kitabı. Buraya kadar geldiyseniz bence bunu da mutlaka izleyin!



18 Nisan 2021 Pazar

Small Gods by Terry Pratchett

 


Quotes

“Slave is an Ephebian word. In Om we have no word for slave,' said Vorbis.
'So I understand,' said the Tyrant. 'I imagine that fish have no word for water.”

“Belief, he says. Belief shifts. People start out believing in the god and end up believing in the structure.”

'But-but' said Brutha. 'you're saying the prophets were... just men who wrote things down!'
'That's what they were!' 'Yes, but it wasn't from you!'
'Some of it was, perhaps.' said the tortoise. 'I've... forgotten so much, the past few years.'

"Vorbis liked to see properly guilty consciences. That was what consciences were for. Guilt was the grease in which the wheels of the authority turned."

“What have I always believed?
That on the whole, and by and large, if a man lived properly, not according to what any priests said, but according to what seemed decent and honest inside, then it would, at the end, more or less, turn out all right.”

“Humans! They lived in a world where the grass continued to be green and the sun rose every day and flowers regularly turned into fruit, and what impressed them? Weeping statues. And wine made out of water! A mere quantum-mechanistic tunnel effect, that'd happen anyway if you were prepared to wait zillions of years. As if the turning of sunlight into wine, by means of vines and grapes and time and enzymes, wasn't a thousand times more impressive and happened all the time...”

“The merest accident of microgeography had meant that the first man to hear the voice of Om, and who gave Om his view of humans, was a shepherd and not a goatherd. They have quite different ways of looking at the world, and the whole of history might have been different. For sheep are stupid, and have to be driven. But goats are intelligent, and need to be led.”

Gelelim en sevdiğim Discworld kitabına... Genelde çok sevdiğim şeyleri analiz ederken daha çok zorlanıyorum nedense. Kelimelerle anlatılmaz, harika işte, mükemmel diyip konuyu kapatasım geliyor bu durumlarda. Bu kitap çok güzel bir din alegorisi, fakat bunu kurguyla ve kara mizahla çok güzel harmanlıyor, kesinlikle yormuyor, sıkmıyor. Tam tersine alt metninin ağırlığına rağmen çok eğlenceli ve son derece akıcı bir kitap. Terry Pratchett, Noragami animesini izlese sever miydi, bilmiyorum ama tanrıların onlara inananların olduğu sürece var olduğu ve imanın gücüne göre güçlendiği bir hikaye olarak o anime; bana hep bu kitabı hatırlatmıştı. Bu kitapta nasıl dinin asıl tanrıya olan inancın üstüne büyüdüğü ve onu kapladığını ve insanların tanrıya inanmayıp bırakıp kurallara, klisenin hiyerarşisine tapındığı, rituellerin konforuna kendini kaptırdığını anlatıyor. Bunu Pratchett, büyük tanrı Om ve onun klisesi üzerinden örneklemeyle yapsa da islam kültüründe büyümüş biri olarak ben, bu kitabı okurken pek çok şeyin örneklerini bizim toplumda da gördüm. Din sorgulanmaz, tanrı çok büyük, fakat neden inandıklarını bile düşünmek istemiyor insanlar. Bir sürü kurallar var, kurallar neden var, ne için var, neye hizmet ediyor? Asıl inandıkları neydi, tanrının kendisi mi, bu kurallar mı yoksa her gün düşünmeden yaptıkları ritüellerdeki iç rahatlığı ve konfor mu? Bu sorular hep benim de aklımdan geçmiştir; ve bu kitabın bu sorgulamaları çok zekice bir dille ve kara mizahla yapması çok hoşuma gitti. Kitaptaki bir filozof diyor ki; kütüphanede farklı dinler adına binlerce kitap var, hepsi kendisinin en iyi din olduğunu iddia ediyor!? Ne kadar ironik değil mi?... Dinlerin var olma sebebi insanları genel ahlak kuralları çerçevesinde bütünleştirmek bence. O yüzden değil midir ki, neredeyse tüm dinlerde ortak nokta kurallar bütünü; diğer insanlara, hayvanlara ve doğaya saygı duy, zayıflara sahip çık, başkasından çalma, kul hakkı yeme gibi nasihatlerden oluşur. Fakat din; her ne zaman tanrının, inancın ve ahlakın da üzerine koyulduğunda din için cinayet, din adına ayrımcılık gibi riyakarlık ve tezatla karşılaşıyoruz. Neyse bu konu çok derin, söylecek çok şey var ama şimdilik burada bırakıyorum.

Genel olarak kitabın konusundan bahsedersek önceden çok güçlü olan, adına yüzlerce tapınak yapılmış, hala görünürde milyonlarca inanı olan büyük tanrı Om, dünyaya güçsüz bir kaplumbağa olarak düşüyor. Sesini duyurabildiği tek kişi ise yarım akıllı rahiplik öğrencisi Brutha. Brutha, önce kaplumbağanın tanrı olduğuna inanmasa da (konuşabildiği ve tanrı olduğunu iddia ettiği için hatta bir çeşit iblis olduğunu düşünüyor ilk), Om bir şekilde onu ikna ediyor, çünkü Brutha'nın inancı sarsılmaz! Kitabın başlarında klise ve çevresinde oldukları kısımlarda benim için en etkileyici olan kısım, hac ziyaretine Om tapınaklarına gelip dua etmek için her gün binlerce insanın toplanması ve Om'un onların hiçbirine asıl tanrıları olan kişi olarak sesini duyuramadığı kısımdı. İnsanlar, ağlıyorlar, kendinden geçiyorlar, tapınağa dönüp dua ediyorlar ama asıl tanrıları kaplumbağa şeklinde ayaklarının dibinde sesini duyuramıyor, hatta tapınağa koşturanlar tarafından yanlışlıkla birkaç kez tekmeleniyor. Bu kısım gerçekten çok ironik ve bir o kadar da üzücüydü. Kitabın ilerleyen kısmında klisenin başındaki adam ve kitabın villain'ı Vorbis ile tanışıyoruz. Bir nevi sosyopat olan Vorbis, kötü adam olarak gerçekten çok başarılı. Kaplumbağa Om, onu şöyle ifade ediyor, bir kaplumbağayı asıl amacı öldürmek için değil de acaba ölecek mi diye güneşin altında ters çevirip bırakan bir adam çok tehlikelidir. Vorbis, filozoflarıyla ünlü, gavur Ephebe'dekileri (bir nevi Antik Yunan) dine ikna etmek ama asıl amacıyla ortadan kaldırmak için oraya diplomatik bir göreve gidiyor. Giderken de yanında kalın kafalı olmasına rağmen, bir nevi fotoğrafik hafızası olan Brutha'yı da alıyor. Tabii Brutha'da bir kutuya koyup Om'u da yanında götürüyor ve böylece asıl macera başlıyor...

Bu postu beni Terry Pratchett ve onun müthiş hayal gücünü kaleme aldığı Discworld serisiyle tanıştıran sevgili Elendor'a adamak istiyorum. İyi ki doğdun, iyi ki varsın! Feliz cumpleaños!

13 Şubat 2021 Cumartesi

Thief of Time by Terry Pratchett


Quotes:

"Building a human was easy, the Auditors knew exactly how to move matter around. The trouble was that the result didn't do anything but lie there and, eventually decompose.This was annoying, since human beings, without any special training or education, seemed to be able to make working replicas quite easily."

... They built a woman. It was a logical choice. After all, while men wielded more obvious power than women, they often did so at the expanse of personal danger,.. Beautiful women often achieved great things, on the other hand, merely smiling at powerful men. "

"Of course someone would be that stupid. Some humans would do anything to see if it was possible to do it. If you put a large switch in some cave somewhere, with a sign on it saying 'End-of-the-World Switch. PLEASE DO NOT TOUCH', the paint wouldn't even have time to dry. "

"This is true. A chocolate you did not want to eat does not count as chocolate. This discovery is from the same branch of culinary physics that determined that food eaten while walking contains no calories."

"Susan, can you imagine what it is like to experience taste for the first time? We built our bodies well. Oh, yes. Lots of tastebuds. Water is like wine. But chocolate... Even the mind stops. There is nothing but the taste. " She sighed. "I imagine it is a wonderful way to die."

Kitap review'ı konusunda çok iyi değilim ama bazen okuduğum kitapların genel detayları dışında unuttuğumdan belki de self-note şeklinde yazarsam geri dönüp okurum diye düşündüm. Bu kitap Terry Pratchett'ın geniş hayal dünyasını yansıtan Discworld serisinin güzel örneklerinden biri. Yaklaşık 2 yıldır kitaplığımda duruyordu ama doktoradan dolayı bir türlü vakit bulup başlayamıyordum. Hazır e-reader'ım error vermişken fırsattan istifade noel tatili zamanı İstanbul uçuşunda yanıma aldım ve ocak ayı sonunda da bitirdim.

Kitapta ana karakterlerimiz; Reaper Man ve Mort kitaplarından da tanıdığımız karakter olan Death ve torunu Susan Sto Helit, saatçiler sendikasında öksüz olarak büyümüş olan Jeremy, hırsızlar sendikasında öksüz olarak büyüyen ve sonra sonra kendini zamanı ve tarihi kontrol eden History Monks'lar arasında bulan Lobsang ve Lobsang'in güçleri sahte mi değil mi son ana kadar çıkaramadığımız tarih rahiplerinin hademesi olan Lu-Tze'den oluşuyor. Ana villain olan karakterler bir nevi uzaylı formunda olup dünyanın ve evrenin düzenini inceleyen Gözeticiler yani Auditors. Bu Auditors olayını Fringe dizisindeki kel kafalı gözetmenlere benzettim, insanları ve duyguları ve evreni sadece data olarak algılayan bu yaratıklar, villain olarak gerçekten çok başarılıydılar. Fakat bu kitapta Auditors'ın kendileri aslen gri balçık ve duman formunda yaratıklarken insan doğasını anlamak için önce aralarından birini güzel bir kadın formuna sokup olaya fitne karıştırıyorlar. Lady LeJean isimdeki bu auditor, müşteri kılığında zamanı anlama ve saat yapma konusunda bir dahi olan Jeremy'nin dükkanına gelip ona zamandaki her salisenin tikiyle beraber hareket eden aşırı dakik ve mükemmel olan bir cam saati yapmasını söylüyor. Auditors'un asıl amacı bu saat ile zamanı durdurup insanların yarattığı olasılıksızlığı ortadan kaldırmak. Auditors'ın planını farkeden Death torunu Susan'ı bu olayı çözmek için görevlendirirken kendisi de mahşerin dört atlısını toplayıp Auditors ile savaşmaya gidiyor. Plot twist olarak mahşerin aslında beş atlısı olduğunu ve bunun ilkinin Kaos/Chaos olduğunu ve daha sonra kendini emekli edip sütçü Ronnie olarak dolaştığını öğreniyoruz. Susan dışında saati bulma görevine History Monks'ların bile gizemini çözemediği başka bir dahi karakter olan Lobsang ve komik hocası Lu-Tze de katılıyor. Çünkü zaman durduğunda kendi zamanıyla haraket edebilenler de normal insan olmayan bu karakterler.

Savaşın sonunda çokluktan bireyselliğe geçen ve kendini iyice insan hissetmeye başlayan Lady Lejean aka Unity'nin de yardımıyla Auditors'ı çikolata yedirerek öldürebileceklerini keşfediyorlar ve Auditors'ların çoğu death by chocolate ile yenilgiye uğrarken en son saate ulaşan Lobsang zamanı History Monks'ların tepesindeki makaralarla tekrar başlatıyor. Meğersem Lobsang ve Jeremy bir ruhun iki bedene bölünmesiyle oluşan aynı kişilermiş ve annesi Zaman'ın ta kendisiymiş. Hikayenin sonunda Jeremy ile birleşen Lobsang (Lobsang karakteri daha baskın kalıyor çünkü) annesi Zaman ve babası Wen the Eternally Suprised'ı tatile gönderip Zaman'ın kişiliğini kendi devralıyor. Sarkastik kişiliğimiz Susan ise öğretmenlik görevine geri dönüyor.

Özellikle Susan'ın komik ve sarkastik kişiliğini daha net tanımak ve Auditors gibi evreni data olarak gören yaratıklarla tanışmak güzeldi. Hala en sevdiğim Discworld kitabı yaptığı müthiş din alegorisinden dolayı Small Gods olsa da, Death karakterinin aktif olduğu Mort kitabından sonra sevdiğim ikinci Death karakteri bazlı Discworld kitabı da bu oldu.


8 Temmuz 2011 Cuma

Boşluk

"...(diğerleri) Eğleniyorlardı.yaşıyorlardı. ve ben kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum...Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu?...

 Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu."

Sabahattin Ali
( Kürk Mantolu Madonna )

Şu ruhani boşluğu bana göre bir Sabahattin Ali, bir de Charles Bukowski çok güzel anlatmış. Bukowski nefretle anlatırken, Sabahattin Ali ise diğer insanlara imrendiğini açık açık belirterek yazmış. Aslında Bukowski de kıskanmış ama bunu nefrete dökmüş. Ben de önce nefretle ve son birkaç yıldır ise imrenerek izliyorum bu durumu.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Checklist

Yıllardır okumayı düşünüp okuyamadığım, izlemeyi düşünüp izleyemediğim, dinlemeyi düşünüp dinleyemediğim o kadar çok şey var ki. Bir listesini çıkarsam o kocaman utanç tablosu ortaya çıkar.  Şu sırada boş şeylerle uğraşasım var, sanırım çıkaracağım o listeyi. Olmadı sonra devam ederim. Çoğu zaten üniversiteye başlamadan önce dolabıma astığım listedekiler olacak eminim. Bu da utanç tablosunun genişliğini iyice belli ediyor. Belki liste olarak gözümün önünde dururlarsa elerim bir kısmını, kim bilir... Tabii önem sırasına göre olmayacak bu, her zamanki gibi dağınık.

Dizi
- Six Feet Under  
- Battlestar Galactica 
- Fringe 
- Oz
- Friends
- Grey's Anatomy
- Doctor Who
- The Big Bang Theory
- 30 Rock
- Sherlock


Kitap

- Nietzsche Ağladığında
- A Clockwork Orange
- Everything is Illimunated
- Extremely Noisy and Incredibly Close
- Küçük Prens
- Gülün Adı
- Silmarillion
- Yüzyıllık Yalnızlık
- Kara Kule serisi
- Açlık Oyunları serisi
- Game of Thrones serisi
- Dune serisi
- Martı
- Ejderha Dövmeli Kız
- Olasılıksız
- Tutunamayanlar

Film
-Schindler's List
- Godfather
- Goodfellas
- A Clockwork Orange
- Gran Torino
- Shichinin no Samurai
- American Beauty
- The Shining
- Reservoir Dogs
- Dogtooth
- Biutiful


Anime

- Aoi Bungaku Series
- Neon Genesis Evangelion
- Kimi ni Todoke
- Rurouni Kenshin (ova'sını izledim ama normal seri yok)
- Nodame Cantible
- Black Lagoon
- Devil May Cry
- Bokura ga Ita
- Shakugan no Shana
- Loveless
- D.Gray Man

Sanırım annem gibi her şeyi listeleme hastalığına yakalandım...







                                                                                                                                                                                                     


8 Mayıs 2011 Pazar

Ham on Rye

"... Sorun seçimlerini hep iki kötü arasında yapmak zorunda kalmandaydı, ve seçimin ne olursa olsun bir parçanı daha kesiyorlardı. Kesecek bir şey kalmayana dek. İnsanların çoğu yirmi beş yaşında mahvolmuştur. Araba süren,yemek yiyen,çocuk sahibi olan, kendilerine en çok benzeyen başkan adayına oy vermek gibi her şeyi yapabilecek en kötü yapan g.tlerden oluşmuş bir toplum.

İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi."

İlk defa bir kitabı okurken elime alıp bazı satırların altını çizmek istiyorum. Ekmek Arası öyle bir kitap çünkü. Bazı cümleler var ki insan hep hatırında tutmak istiyor. Dün akşam uçakta başladım. Yanımda yaşlı bir İngiliz çift vardı. İngiliz olduklarını aksanlarından çok, bavullarında yazan "Birmingham- England" yazısından anladım. Ben koridor tarafında oturuyorum, kadın cam kenarında, adam ise ortada. Adamcağız tuvalet gitmek için kalkmak istiyormuş, ama ben kitaba kendimi öyle bir kaptırmışım ki dediklerini duymamışm bile. En son koluma dokundu " just wanna get out of here" dedi. "Haa, sorry" dedim kalktım. Dönünce yine kalktım yer verdim ama hala gözüm satırlarda. "Sorry again, but you're trying to finish the book?" dedi. Güldüm cevap vermeden okumaya devam ettim. Uçak iniş yaptığında 68. sayfadaydım. Topu topu 50 dakika falandır herhalde uçuş, düşün. Uzun süredir bir kitabı böyle okumuyordum, soluksuz sindirip yok edercesine...

Oysa çok eski bir alışkanlığımdı kitap okumak. 9 yaşındayken şu 80-100 sayfalık dünya klasiklerinden günde 3 tane okuduğumu bilirim. Gerçek dünyadan çok sıkılıyordum, sürekli ama sürekli okuyordum. Sanki satırlar arasında kaybolmak ister gibi... Tam bir kitap kurduydum, ta ki liseye kadar. Sonra okuma sıklığım git gide azaldı. Üniversitede neredeyse hiçe yaklaştı, yılda 4-5 kitap ancak okuşumdur son 2 yıldır. Çok utanıyordum bu durumdan. Neyse ki geçen aylardan beri bu alışkanlığımı geri getirmeyi başardım. Önce Bin Muhteşem Güneş, sonra Oda, şimdi de Ekmek arası. Bugün bitecek gibi Ekmek Arası. Finaller de geliyor. Biraz ara verebilirim bu işe sanırım ama daha okumak istediğim bir sürü kitap var.