netflix etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
netflix etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2022 Salı

1899

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 8

Benim puanım: 7.5/10


Yılın dizisi olduğunu düşündüğüm Andor'dan sonra pek de yılın dizisi olamayacak, Dark'ın yaratıcıları tarafından çıkarılmış  Netflix'in uluslararası kimlikli, bilimkurgu dizisi 1899'a gelelim. Bence fikir güzel, merakla da sonuna kadar izletti. Fakat işleniş ve aktörler sanki pek olmamış. Önce Matrix gibi vurucu bir aydınlanma yaşatacaklarını düşünerek heyecanla bekleyerek izledim, sonrasında ise bir yere gitmeyeceği zaten 5. bölüm gibi belirginleşmeye başladı. Olduramadıkları noktalardan biri ise tüm dizi bir gemide geçmesine rağmen Netflix España, Netflix USA, Netflix Deutschland'dan falan tanıdığımız bazı aktörleri toplayıp her ülkeden biri var bak, bu gemide her dili konuşuyoruz imajını vermek için gereğinden fazla zorlamalarıydı. Bir bakıyoruz insanlar kendi dillerinde Danca, Almanca, İspanyolca, Portekizce, Lehçe, Fransızca, İngilizce ve hatta hatta Cantonese konuşarak birbirini anlamalarını bekliyorlar. İlk başta bunun Danca ve Almanca arasında sınırlandırıldığını sanıp anlamdırmaya çalıştım, sonra baktım artık yapımcılar da abese kaçarak geyiğe vurmuş; Danca konuşan Tove, Fransızca konuşan Clemence'e haldır haldır bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yine Çinli kız, Cantonese dilinde konuşarak Polonyalı çocukla aşk yaşamaya çalışıyor. Ne bileyim Elite'deki Guzman, pardon bu dizideki ismiyle sapına kadar İspanyol olan Angel, Krester ismindeki Danimarkalı çocukla aralarında sadece İspanyolca ve Danca konuşarak birbirine hand job yaptılar falan, lol. Anladık, en international dizi sizsiniz, sizi gidi Sense8 özentileri...

Neyse dizinin bilimlikurgulu konusuna gelirsek 1899 yılında değişik milletlerden (yukarıda da özetini uzun uzun geçtiğim gibi) insanlar, Londra'dan kalkan Kerberos isimli büyük bir yolcu gemisiyle New York'a gitmeye çalışıyorlar. Daha önce aynı gemi firmasının Prometheus isimli gemisinin  tüm yolcularıyla 4 ay önce kaybolduğunu ve sırlara karıştığını öğreniyoruz. Kerberos ve Prometheus isimlerinin Yunan mitolojisinden seçilmesi muhtemelen manidardır, fakat ben çok fazla çağrışım bulamadım. Kerberos, yeraltı dünyasında, ölüler dünyasına geçisin kapısını koruyan üç başlı bir köpek, kendisi Hades'e hizmet ediyor. Prometheus ise, tanrılardan ateşi çalıp insanlara getiren ve insanların gelişimini hızlandıran devrimci bir titan. İnsanlara yaptığın bu iyiliğin cezasını ona Zeus, Prometheus'u bir kayaya bağlayıp her gün ciğerini bir kartala yedirerek sonsuz bir işkenceyle ödetiyor. Ciğer rejenere oldukça Prometheus'un işkencesi her gün tekrarlanıyor. Bu açıdan sezon sonuna aslında sürekli tekrarlanan simülasyonla foreshadowing yapmış olabilirler belki.

Dizi karakterler açısından epeyce bol olsa da, her karakterin trajedisini ayrı ayrı flashback'lerle Lost dizisi misali vermeye çalışsalar da maalesef hiçbirinde yeterince vurucu olamadılar ve ben kendi açımdan hiçbir karakterle empati kuramadım. Bakalım bu karakterler kimdi ve hikayeleri kısaca neydi: Ana karakterimiz olan Maura isimli İngiliz bir kadın, öğrendiği tıp bilgilerini  beyin cerrahı olarak pratiğe dökmek için (meğersem o dönemde İngiltere'de kadınlar tıp okuyabilse bile doktor olarak çalışamıyorlarmış) Amerika'ya gitmek istiyor. Fakat asıl amacı Prometheus ile aynı dönemde ortadan kaybolan erkek kardeşini bulmak ve babalarının onlara yaptığı bilimsel deneylerin sırlarını çözmek. Çünkü Maura babası tarafından bir akıl hastanesine kapatılmış ve yediği enjeksiyonlardan dolayı hafızasının büyük bir bölümünü kaybetmiş gibi duruyor. Erkek kardeşinin de babası tarafından benzer deneylere maruz kaldığını düşünüyor. Gemide olaylar ilerledikçe önce ailesini bir yangın faciasında kaybeden Alman kaptanımız, Eyk'le tanışıyoruz (Dark'ta Jonas'ın yetişkinliğini oynayan oyuncu, Andreas Pitchschmann). Eyk, hala bu büyük travmanın etkisinden kurtulabilmiş değil. Sonra Elite'deki Guzman'ı oynayan oyuncunun, gay olduğu için ailesi tarafından dışlanan Angel karakterini canlandırdığını görüyoruz. Angel, abisi olduğunu söylediği ve bir papaz olarak tanıttığı Ramiro'yla beraber seyahat ediyor. Ramiro aslında Portekiz ve Angel'in uşağı ve aşığı. Onun dışında Japon numarası yapan ve geisha olarak yetiştirilmek için, yanlışlıkla öldürdüğü arkadaşının yerine geçen Hong Kong'lu bir kızımız var; Ling Yi. Ling Yi, aslında annesi olan ama Ling Yi'nin hizmetlisi numarası yapan bir kadınla beraber seyahat ediyor. Onlara eşlik eden İngiliz kadın, Ms Wilson ise Ling Yi'yi kandırıp seks işçisi olarak kullanmak istiyor. Yine burjuva sınıfında seyahat eden grupta, savaşta bir subayın üniformasını çalıp arkadaşı Jerome'ye kazık atıp kaçan,Fransız Lucien ve rol icabı evlendiği karısı Clemence var. Jerome de bunların peşine takılıp gemiye binmiş. Bunlara ek olarak, gay oğulları Krester yüzünden başları belaya giren ve mülk sahibi tarafından tecavüze uğrayan kızları Tove ve küçük kızları Ada ile Amerika'ya kaçmaya çalışan dindar bir Danimarkalı aile, geminin alt tabakasıyla beraber seyahat ediyor.  Anlaşılan herkes olmadığı biri gibi davranıp numara yaparak geçmişten kaçmaya çalışıyor bu gemide.

Daniel, Maura ve Eyk (kaynak: Express.co.uk)


1. bölümde Kerberos, okyanusun açıklarındayken Prometheus gemisinden bir sinyal alıyorlar ve kaptan Eyk ve doktor olduğu için ekibe katılan Maura ile küçük bir grup botla Prometheus'a yanaşıp gemiye binerek eğer 4 ayın sonunda hala gemide hayatta kalan bir insan var mı diye incelemeye başlıyorlar. İlginç bir şekilde enkaza dönen gemide bir dolabın içinde sapasağlam ve düzgün giyimli bir oğlan çocuğundan başka birini bulamıyorlar. Bu çocuğu Maura kamarasına götürüyor, fakat çocuk hiçbir şekilde konuşmuyor ve bulduklarında elinde olan bir piramide sıkı sıkı sarılıyor. Bölüm sonunda ise gemiye gizemli bir adam olan İngiliz Daniel'ın bindiğini görüyoruz. Daniel, gemideki bazı kapıları açan hamam böceklerinin sırrını biliyor ve bazı kontrol panellerini elindeki cihazla manipule edebiliyor.Tabii ki Daniel, Maura'ya hemen özel bir ilgi gösteriyor. 

Ta dizinin başında Maura'nın ısrarla düşük yaptığını ve çocuk sahibi olamayacağını söylemeleri bende direkt şüphe uyandırdı ve buldukları çocuğun Maura'nın çocuğu olduğunu ve hafızasını kaybettiği için hatırlamadığını hemen buldum. Bunun dışında gemiye binen gizemli adam, Daniel da bariz Prometheus gemisinde buldukları çocuğa benziyordu. Dark dizisinden beynim yanmış olacak ki Daniel'ın da çocuğun gelecekteki hali olduğunu düşündüm. Meğersem Daniel, Maura'nın kocasıymış da çocukları Elliot'u kaybettikten sonra Maura bu gemi simülasyonlarını icat etmiş ve acısıyla başedemediği için çocuk sahibi olduğunu kendine unutturmuş. Elliot'u bu simülasyonlarla hayatta tutmayı uman Maura, bunu defalarca tekrarlamış. Fakat dizide izlediğimiz simülasyon, Maura'nın 1899 simülasyonunda kayıp olduğunu düşündüğü kardeşi Ciaran tarafından hacklenmiş. Dizide gördüğümüz Eyk, Ling Ye, Clemence ve Tove gibi tüm ana karakterler de geçmişlerini unutmak için bu simülasyona katılan ve yanlışlıkla hapsolan insanlarmış meğersem. Sezon sonunda uyanan Maura, kendini 2099'da bir uzay gemisinde beynine bağlanan bazı elektrodlarla buluyor. Bu aslında Matrix gibi vurucu bir son olmalıydı. Fakat hem karakterlerin derinsizliğiyle, hem her ırktan, her dilden karakter bulalım diye kasmalarından ana hikayeye tüm bu karakterleri bir türlü bağlayamamalarıyla olduramamışlar. Dark dizisinde tüm olaylar ölen çocuğunu zamanda geriye gidip geri getirmeye çalışan bir bilim insanın, realiteyi önce ikiye, dörde sonra ona falan bölerek paradoks üstüne paradoks yaratmasıyla gerçekleşmişti. Herhalde ona selam olsun diye, 1899 dizisinde de oğlunu kaybeden Maura'nın kendi ailesi dahil herkesi bir simülasyona sürüklemesini istemişler.  Benim 2. sezonu izlemeye pek hevesim yok ama yapılan değerlendirmeleri inceleyerek eğer 2. sezonda ucu açık olayları toparlayabilirlerse diziye bir şans daha verilebilir.

14 Ağustos 2022 Pazar

The Sandman

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 10

Benim puanım: 8/10

Merhabalar. Uzun bir aradan sonra buradayım. Bu süreçte aslında başka blog gönderileri yazmayı düşündüm, hatta bazıları hakkında notlar bile almıştım, ama üşendim. Notlar aldıklarım arasında Fumetsu no Anata E (To Your Eternity) animesi ve Heartstopper dizisi vardı. Onun dışında Otostopçunun Galaksi Rehberi, Binti, İçimizdeki Şeytan ve Olağanüstü Bir Gece kitapları üzerine de yazmayı düşündüm... Bilmiyorum bu blogu düzenli okuyanlar var mı ama eğer varsa ve bu konulardan herhangi biri hakkında blog yazısı okumak istiyorsanız bana ulaşsın. Neyse uzun bir aradan sonra blog post'u tüm gotikliğiyle The Sandman'e kısmetmiş.

Mr. Sandman, bring me a dream (bung, bung, bung, bung)
Make him the cutest that I've ever seen (bung, bung, bung, bung)
Give him two lips like roses and clover (bung, bung, bung, bung)
Then tell him that his lonesome nights are over…

The Sandman'i kısaca anlatmak gerekirse dizi rüyalar aleminin kralı Dream of Endless, Morpheus karakteri ve onun güçten düşüp tekrar yükselmesi ve gittikçe insanlaşan evrimi üzerine. Daenerys'in lakapları gibi uzayıp durmaması için kendisine bundan sonra sadece Morpheus diyeceğim. Zaten dizide de sıkça Dream ya da Morpheus olarak anılıyor.  Morpheus ayrıca bildiğimiz gibi Yunan mitolojisindeki rüyalar tanrısının da adı. Morpheus, nam-ı değer Sandman, rüyalar aleminin hem mimarı hem de kralı. İnsanlar uyuyunca onun alemine geçiyor ve burada Morpheus'un hayat verdiği rüya ve kabuslarla karşılaşıyorlar. Bu arada rüyalar ve kabuslar da hepsi ayrı ayrı karakterler aslında. Morpheus ile özdeşleşen üç eşyası var, bunlar kum dolu bir kese, bir yakut ve bir miğfer. Bunlar aynı zamanda Morpheus'u en güçlü haline de taşıyor. Rüyalar aleminde sadece kabuslar ve rüyalar da yok; eskiden insan olan öldükten sonra öteki tarafa geçmek yerine Morpheus'un The Dreaming aleminde hizmetkar olan kargalar,  ilk günahkar Abil ile ilk kurban olan kardeşi Kabil (Abel ve Cain) ve kütüphaneci Lucienne de var. Kargalar Morpheus'un gerçek dünyadaki gözü, bir nevi drone kamerası görevini görürken, özellikle Lucienne'in sadakati ve Morpheus'un ona olan güveni de dikkat çekiyor. Ayrıca Morpheus'un Desire, Death, Despair ve Delirium adında kız kardeşleri var ve bunların hepsinin de kendilerine ait domain'i var. Bunlar arasından Death ve Desire dizide daha aktif yer alıyor.

Ana karakter olan Morpheus çok iyi cast edilmiş. İlk başlarda bu adam neden bu kadar poker face ve ruhsuz yahu diye gıcık olmuştum. Fakat adamın ölümsüz bir tanrı olması ve insan işlerine kayıtsız olması aslında çok mantıklı. Fakat buna rağmen duyguları yükseldiğinde sürekli gözlerinin dolması, diğer kardeşlerine nazaran ne kadar insanlaştığını da gösteriyor. Bunun dışında sürekli gelip giden yan karakterlerin bazılarını beğendim, bazılarına o kadar bayılmadım. Fakat genel olarak ölümsüzler Morpheus başta olmak üzere çok iyi kastedilmiş. Death'in insanlar için ne kadar olumsuz bir kavram olsa da sürekli güler yüzlü ve sevecen olması, Corinthian'ın hem korkunç hem karizma olması, Desire karakterinin gerçekten isminin hakkını vermesi... hepsi çok iyiydi. İnsanlar arasında da en son arktaki ana karakter Rose'un arkadaşlarının hepsi gerçekten birbirinden ilginçti. En güldüğüm de gotik kızlardı.

Dizi benim bakış açıma göre üç farklı temel arktan oluşuyor. İlk iki bölüm, Morpheus'un hapsedilmesi, 3-4-5 kaçısından sonra kendinden çalınan eşyalarını araması ve geri alması, 6 filler (fakat gayet güzel bir filler ama), 7-8-9-10. bölümler ise Vortex arkı. En sevdiğim ark Morpheus'un çalınan eşyalarını geri aldığı ve Lucifer Morningstar'la karşı karşıya geldiği ikincisi. Ondan sonra gelen gereksiz 5. bölümü hariç tutuyorum tabii. Ondan sonraki Death karakteriyle alakalı bölüm ise standalone bir bölüm olarak bile çok iyiydi. Bu arada LGBT+ karakterlere ve ilişkilere ayar olanlar olmuş, ölümsüz varlıklarda cinsiyet ve cinsel yönelim aranmasını şahsen saçma buluyorum. Ölümlü karakterlerde de çizgi romandaki karakterinin uyarlamada ana temasını etkilemiyorsa cinsel yönelimlerinin değiştirilmiş olmasını ya da karakterlerin farklı ırktan oyunculara verilmesinin bir önemi olduğunu da düşünmüyorum. Zaten Neil Gaiman dizinin yapımında aktif rol oynamış, eğer adam onay vermese zaten bu şekilde olmazdı. Neyse arklara dönelim;

İlk arktaki Morpheus'un aslında Death'i çağıran büyücü tarafından yanlışlıkla bağlanıp sonra da elindeki eşyaların çalınıp hapsedilmesini hep ilginç hem de dizideki işleyiş açısından biraz durağan buldum. Fakat o gotik hava, Morpheus'un yüzyıl hapsolduğu süreçteki umutsuzluğu ama bir yandan insanları öğrenme istediği yine de çok güzel anlatılmıştı. Fakat ne zaman kaçtı, The Dreaming'e döndü ve Fate'den aldığı bilgilerle çalınan eşyalarını aramaya başladı, dizi benim için asıl o zaman başladı. Geri döndüğünde rüyalar alemindeki şatosunun yıkılmış olması, inşaa ettiği her şeyin yok olmaya yüz tutması güzel bir detaydı. Ayrıca 1910'lu yıllarda gerçekten var olan uyku hastalığı salgını, encephalitis lethargica'yı Morpheus'un hapis olup uyku alemini yönetememesine bağlamaları açıkçası çok hoşuma gitti. Bu arkta bazı yeni karakterlerle tanıştık. Buna Jenna Coleman'ın oynadığı Johanna karakteri, John Dee ve annesi de dahildi. John Dee ve annesi Ethel diziyi ilk arktan bağlama ve diziye gergin hava verme konusunda gayet iyiydi.  Biseksüel Johanna Constantine ise sanki daha iyi olabilirmiş gibi geldi. Sanırım yüzü ne kadar sevimli olsa da Jenna Coleman'ın oyunculuğunu çok beğenemiyorum (Angut Clara!). Hikayeye Johanna, Morpheus'un kum kesesini aldığı kısımda katıldı ve neyse ki çok durmadı. 2. arkta asıl bomba bölüm ise (ve bence dizinin en iyi bölümü) Morpheus'un miğferini bulmak için bir şeytanın peşine takıldığı bölümdü. Burada canımız Brienne Tarth'ımızı canlandıran Gwendoline Christine karşımıza bu sefer de Lucifer Morningstar olarak çıktı ve miğferi çalan şeytanı temsilen Morpheus ile dülloyu kabul etti.

source: The Atlantic

O noktada dedim, tamam Gwen zaten Game of Thrones'tan kılıç dövüşlerine alışık herhalde düelloya kılıçla ve şovalyelikle girişecekler. Unuttuğum nokta bu iki karakterin insan olmamasıydı. O yüzden onun yerine bir nevi roleplaying'i hatırlatan, bir o kadar muazzam sözlü düelloyu izledik. Hele I'm nova'dan sonraki gelen kısımlar ve I'm hope ile biten düello benim için dizinin doruk noktası oldu. Benim gibi tekrar izlemek isteyenler için youtube linkini de aşağıya bırakmak istiyorum:

Gelelim en sevmediğim 5. bölüme. Bu kısımda John karakterinin bir diner'daki insanları esir alıp elindeki büyülü yakutu kullanarak onlara salt dürüst bir dünyada neler olacağını göstermesini izliyoruz. Garip bir şekilde herkes önce birbiriyle cinsel aktiviteye girişip sonra kendilerine zarar verip ya intihar ediyor, ya da birbirini öldürüyor. Bence gereksiz bir bölümdü. Neyse ki ara verdiğimiz 6. bölümde Death karakteriyle tanıştık da dizinin keyfi yerine geldi. Bu bölümde biraz zırladığımı itiraf edeyim, ölümün insanlara sarılarak onları almasını hem güzel hem de üzücü buldum. Özellikle bebeği almaya geldiği kısım epey üzdü. Bu bölümde Morpheus, Endless'lar olarak asıl amaçlarının insanlara hizmet etmek olduğunu tekrar hatırladı ve gücünü tüm ihtişamıyla geri kazanmışken tekrar gerçek amacını da buldu. O açıdan 4. bölümden sonra bu bölüm favorim oldu diyebilirim. 

Son ve en uzun arkta Vortex olan 21 yaşındaki Rose karakteri, aile draması ve etrafında dönenleri izledik. Vortexler, bütün rüyalara giriş yapabilen ve en son hepsini birbiriyle ve gerçek dünyayla çakıştırabilecek güce bir sahip her bin yılda bir doğan fenomon insanlar. Rose'un bunlardan biri olduğunu öğreniyoruz, normalde onu dünyayı kurtarması gerektiği için öldürmesi gereken ama artık daha çok empatiye sahip Morpheus'un çelişkisini de görüyoruz. Bence genel hatlarıyla ve konunun ilginçliğiyle güzel bir arktı ama sanırım bazı oyunculuklardan dolayı bir olmamışlık hissi verdi. O yüzden sanırım daha fazla yazmak istemiyorum bu ark konusunda. Sadece hoşuma giden birkaç noktadan bahsetmek istiyorum. Kabusların ve rüyaların da insanlarla uğraşırken değişmesi ve özellikle Gault kabusunun artık insanları korkutmak yerine onlara ilham vermek isteyen bir rüya olmak istemesi gayet güzel bir detaydı. Değişim rüzgarına kapılan Morpheus da the Dreaming'i tekrar inşa ederken bu istekleri göz önünde bulundurdu. En son diziyi egosu incinen Lucifer'ın savaş ilanıyla da güzelce kapattık.

Genel olarak başarılı bir dizi olmuştu. Çizgi romanını okumama rağmen gayet eğlenerek izledim. 2. sezonu da bariz gelecek gibi gözüküyor, o da güzel bir haber.


24 Kasım 2021 Çarşamba

Arcane

 

source: engadget.com

Çıkış yılı: 2021

Bölüm sayısı: 9

Benim puanım: 9.2/10

Gelelim, bu yıl çıkan abartısız en iyi Netflix projesine. Arcane, League of Legends oyunundaki Zaun ve Piltover evrenlerindeki karakterleri baz alarak bir animasyon dizisi projesi. Çok ama çok iyi olmuş. Öncelikle söylemem gerekiyor ki hiç LOL oynamadım, oynamayı da düşünmüyorum. Bir ara çevremde çok oynayan insan vardı ama ne oyunun grafikleri ne de toksik oyuncu ortamı ilgimi çekmişti. Peki oyununu oynamamak bu diziden alınan keyfi azaltıyor mu? Kesinlikle hayır! Animasyon kalitesiyle olsun, karakterlerin altyapısını kuran hikayeleriyle olsun, Riot Games LOL oyunundan bağımsız olarak bu dizide müthiş bir iş çıkarmış. Hikayenin temeli, LOL'de çatlak bir kadın karakter olan Jinx'e dayansa da hem yoksul alt şehir (undercity) Zaun, hem de zengin ve elit üst şehir Piltover'dan bir sürü karakterin içi dolu dolu anlatılmış.

Hikayeye gelecek olursak gayet Steampunk bir ortam olan Zaun şehriyle giriş yapıyoruz. Yoksul alt şehirden iki küçük kız kardeş Vi ve Powder'ın ailesini polisler öldürünce iri yarı ama yumuşak yürekli Vander tarafından evlat ediniliyorlar. Vi, üst şehir Piltoverlılara karşı öfkeli ama iyi kalpli bir ergen, Powder (gelecekteki adıyla Jinx) ise yedi yaşında tatlı bir kız, bilek gücünden gadgetlar üzerinde çalışıp daha çok yaratıcılığa önem veriyor. Aslında dizi boyunca birbirine aslında çok bağlı olan bu iki kardeşin nasıl yollarının ayrıldığını ve tatlı küçük bir kız olan Powder'ın nasıl kafadan çatlak büyük bir terroriste dönüştüğünü izliyoruz. 

Jinx'in geçmişteki yaşadığı ve istemeden etrafındaki insanların ölümüne sebep olduğu bir travma sebebiyle, Vi ve Powder'ın yolları ayrılıyor. Vander ile geçmişte bir husumeti olan, ekstremist bir Zaunlu adam, Silco, Powder'ı yetiştirip onun Jinx'e dönüşmesine yol açıyor.  Silco, aslında dizideki anti-kahraman olsa da diğer dizilerdeki bilindik kötü adamlardan farklıydı. Geçmişte ailesine karşı garezi olmasına rağmen genç bir kıza (Jinx) olan obsesyonuyla da yer yer Littlefinger'ı hatırlattı. Bu bile dizinin iyi olmasına güzel bir sebep olabilirmiş aslında. Jinx'in dönüşümündeki ana hikayeye giden yolda, bize Piltover'ı ileri seviye bir geleceğe taşıyan Hextech'in yaratıcısı olan bilim insanları Jayce ve Viktor'un hikayeleri ise çok doğal bir şekilde harmanlanarak anlatıldı. Kız kardeşinden hapiste kaldığı yıllarda ayrı kalan Vi'ın yolunun ise Piltover'lı, aileden zengin, ama idealist bir polis olan Caitlyn'le kesişmesi ve bunun bir aşk hikayesine dönüşmesi ise bence hikayeye başka bir boyut kazandırdı. İlk sezon itibariyle dizide en sevdiğim karakter olan Vi'ın bir lezbiyen ilişkisi olması bence bu dizide hiç de sırıtmadı. Umarım Netflix'in LGBTQIA+ karakterleri zorla hikayelere dahil etmesinden şikayetçi olanlar, Vi & Cait çiftinden de şikayetçi olmazlar. Bence çok tatlı bir çift oldular, ikisini de çok sevdim, ben kendilerini destekliyorum şahsen :)




Vi dışında diğer sevdiğim karakter ise Rus aksanıyla endam eden, alçakgönüllü, Jayce gibi tipik yakışıklı bir kahramanın en yakın arkadaşı görevini gören Viktor oldu. Zaun'da büyüdüğü için pek çok sağlık problemi olan Viktor, zekası sayesinde yükselmiş ve Piltover'da ünlü bir bilim insanı olabilmiş. Onun da hikayesi bence en az Jinx kadar hüzünlü. Çünkü bilimi her zaman insanların iyiliği için kullanma tarafında olan Viktor, çaresizliği yüzünden Hexcore'un karanlık gücüne çekiliyor ve adım adım insan-robot arası bir organizmaya dönüşüyor. Aslında kendi trajik hikayesini dizinin ilk sezonunda kısa kendisi şöyle açıkladı; 'In the pursuit of great, we failed to do good.'

Demem o ki animasyonlarıyla, hikayesi ve karakterleriyle Arcane dizisi gerçekten üst düzey bir iş olmuş. Şuraya dövüş sahnelerinden çok beğendiğim ikisini bırakıp gidiyorum:

İlk sahne, Jinx ve Zaun'daki çocukluk arkadaşı Ekko arasındaki şu sanat eseri olan dövüş sahnesi:


Diğeri ise hem animasyonları ve müziği ile göz kamaştıran hem de bizi karmaşık duygulara sürüklüyen Vi ve Jayce'in Chemguard'lara karşı şu dövüş sahnesi:


Dizinin ikinci sezonu ne yazık ki 2023 yılında gelecekmiş, ama ilk sezonki kadar kaliteli bir iş çıkaracaklarsa ben seve seve beklerim.

8 Ekim 2021 Cuma

Squid Game

 

source: XGN.nl



Yıl: 2021
Bölüm sayısı: 9
Platform: Netflix
Benim puanım: 7.6/10

Sosyal medyayı kasıp kavuran, hem bolca övgü hem de yergi toplayan yılın Kore yapımı Netflix dizisine gelelim. Diziyi ben ilk Liah Yoo'dan duydum, sonra da Çisem Çakır da beğendiğini söyleyince dedim acaba ben de izlesem mi, yoksa La Casa de Papel falsosu gibi bir şey mi çıkacak acaba? En son da son zamanlarda beğeniyle dinlediğim Ortamlarda Satılacak Bilgi podcast'inin instagram hesabında da önerildiğini görünce artık izlemeye karar verdim. Uzun uzun analiz kasacak derinlikte bir dizi olduğunu düşünmüyorum, ama ben genel olarak sürükleyiciliğini beğendim. Dizinin konusu aslında biraz bilindik, çok zor ekonomik koşullarda olan, borç batağa batmış, sosyal olarak toplumdan dışlanmış insanları toplayıp milyarlarca büyük mebla para teklif edip onlara ölümcül bir takım oyunlar oynatmak. Aaa bakalım nereden hatırlıyoruz bunu, nam-ı diğer Hunger Games. Hatta tıpkı oradaki gibi bize bu oyunlara yatırım yapan aşırı burjuva sınıfından saçma sapan insanlar gösterdiler 7. bölümde. Bu diziye Kore yapımı Hunger Games dersek de çok yüzeysel olmaz bence. Sadece kırmızı kostümlü görevlilerin maskesinde play station kumandasının tuşlarındaki yuvarlak, üçgen ve kare sembollerinin olması ve bunun aralarındaki hiyerarşiyi göstermesi komik ve orijinal bir fikirdi diyebilirim.

Şimdi biraz Kore dizilerinin genelde güzel başardığı karakter tiplemelerine ve duygu ve dram işleyişlerine gelelim. Ana karakterimiz Gi-hun tam da bir baltaya sap olamayacak bir evlat tiplemesi, yaşlı annesi çalışırken onun banka kartını çalıp at yarışlarında para kaybeden, eski evliliğinden küçük bir kızı olmasına rağmen babalık mesleğinde epeyce çuvallayan bir tipleme. Ama aslında temiz kalpli ve yufka yürekli biri olduğunu bazı küçük sahnelerle gösteriyorlar. Misal tefecilerden kaçarken çarptığı genç kızı tüm acelesine ve paniğine rağmen yerden kaldırıp özür dilemesi, eve götüreceği ve yiyecekleri tek yemek olan uskurumdan gördüğü bir sokak kedisine de bir parça vermesi gibi... Zaten dizi boyunca da bu iyi niyetliliğinden vazgeçmeyen bir karakter oldu. Bir de onun ters tiplemesi var,  Gi-hun'un çocukluk arkadaşı Sang-woo. Fakir mahallesinden zekasıyla kurtulmayı başarmış, fakat kibirden ve kötü yönetiminden dolayı yine işini gücünü batırmış, borca batmış ve bundan dolayı kendini yine Hunger Games'te bulmuş bencil bir karakter bu. Pakistanlı mülteci saf Ali karakterini ise biraz sterotip buldum ama sanırım Sang-woo ile arasındaki homoeroktik gerilim için koyulmuş bu karakter. Sang-woo ne kadar bencilse, Ali karakteri ise o kadar özgecildi. Dizide sık gördüğümüz diğer iki karakter ise Kuzey Kore'den iltica eden kapkaçcı genç kız Sae-byeok ve alzheimerlı yaşlı adam Il-nam. Sae-byeok'un amacı yetimhaneye bırakmak zorunda kaldığı küçük erkek kardeşinin geleceğini kurtarmak iken, Il-nam karakterinin sadece ölmeden önce bir şeyler yapmak için oyuna katıldığını öğreniyoruz. Bu beş karakterin etrafında dönen son derece duygusal 6. bölümle çıta epey yükselmişken, bence saçma sapan Amerikalı VIP karakterleriyle ve garip bir polis kovalamacasıyla düşüşe geçti. 2. sezonun sinyallerini de verdi ama ilk sezondaki karakterlerin neredeyse hepsi öldüğü için nasıl devam ederler bir fikrim yok. Bence devam etmesinler zaten, böylece bırakırsa tadında kalır ve deli saçması La Casa de Papel'in kaderine düşmez umarım.

9 Mayıs 2021 Pazar

Shadow and Bone

    

                                                    Image: IMDB

Bölüm sayısı: 8 (45-58 dakika)
Benim puanım: 7.5/10

Dün gece bitirmişken taze taze Netflix'teki Shadow and Bone serisi hakkında yazmaya geldim. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım beklentileri çok yüksek tutmazsak bence Netflix ortalmasına göre güzel ve sürükleyici bir dizi olmuş. Ama buna rağmen pek çok eleştirim olacak. Bu seri Leigh Bardugo'nun Grishaverse serisindeki iki farklı üçlemenin yani Shadow and Bone ve Six of Crows serilerindeki karakterlerinin senteziyle yapılmış bir dizi. Shadow and Bone, ana karakter Alina Starkov'un hikayesini anlatırken Crow Club (sanırım Türkçe'ye Kargalar Meclisi olarak çevrilmiş) üyeleri Kaz Brekker ve ekibi (Inej ve Jesper) ve ayrıca yan hikaye olarak gördüğümüz Nina ve Matthias karakterlerinin hepsi ise Six of Crows serisindenmiş. Bu iki seriyi birleştiren tek ortak nokta ise aynı evren olan Grishaverse'de geçmesi. Şimdi bu iki serinin birleştirilmesinden gelen bazı tutarsızlıklar var, ona da değineceğim. Fakat fantastik soslu romance young adult hikayesindeki karakterlerden ziyade bana Six of Crows serisindeki karakterler çok daha ilginç geldi, keşke tüm seri onların hikayesi üzerinden ilerleseydi. Alina ve hikayesi ise dediğim gibi tam bir fantastik soslu bir aşk üçgeni ve kimlik bunalımdaki bir ergenin kendini keşfi hikayesi. Eğer çok güzel ve derinlikli bir fantastik hikaye izleyeceğim diye buraya gelenler varsa hayal kırıklığına uğrayabilirler. Fakat benim gibi beklentiyi The Witcher serisi seviyesinde tutarsanız hoş vakit geçirebilirsiniz. Genel olarak eyyorlamam, evren yaratımı, prodüksüyon ve kostümler başarılı, oyunculuk ve senaryo olarak meh seviyesinde. Yine de fantastik edebiyatı ve sinemayı sevenleri eğlendirecek, hoş vakit geçirtececek çerez bir dizi olmuş.

Hikaye çarlık Rusya'sı esintileri barındıran kurgusal bir ülke olan Ravka'da geçiyor. Bu sebeple tüm karakterlerin ve mekanların adları Rusça. Ravka, nedeni bilinmeyen/ pek açıklanmayan sebeplerle kuzeyindeki ülke Fjerda (İskandinav esintileri) ve güneyindeki Shu (Uzakdoğu esintileri) denilen iki ülke ile  sürekli savaş halinde. Ravka, ayrıca Fold adı verilen bir sihirsel gölge bariyeri sebebiyle Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmış durumda. Ravka'da small science denilen bir çeşit psişik güçlere ya da simya gücüne sahip insanlar var, ve bunlara Grisha deniliyor. Bu insanlar hem Ravka içinde tehdit görülen ve cadı avcılığına maruz kalan hem de sınır ülkeleri tarafından ikinci sınıf görülen insanlar. Fakat gölgeleri çağırma gücüne sahip bir Grisha, yanlışlıkla Fold'u yaratınca, Ravka kraliyet ailesi, Grisha'ları Second Army yani ikincil ordu olarak kullanmaya başlıyor ve birden değere biniyorlar. Grisha'ların eğitim gördüğü yer olan Little Palace ve kraliyet merkezi ise dünyadan Fold yüzünden tamamen izole olmuş, East Ravka bölgesinde. Ravka'daki birincil ordu tracker/takipçi , haritacı (cartographer) ve piyade (soldier) diye üç ayrı gruptan oluşan normal insanlardan oluşmaktayken, ikincil ordudaki Grisha'lar da kendi arasında güçlerine göre 3 gruba ayrılıyor, bunlar şöyle:

Corporalki: İnsan vücudundaki öğeleri manipüle edebilen Grishalar. Kendi aralarında yine Heartrender (kalbi kontrol edebilen, insanların kalbini durdurabilen ve aynı zamanda yatıştırabilenler), Healer (normal iyileştiriciler) ve Tailor (insanların görünüşlerini değiştirebilen ve ayrıca estetik cerrah gibi çalışabilenler) olarak üç gruba ayrılıyor. Kırmızı kefta denilen kaftanı giyiyorlar.

Etherealki:  (Summoners) Dünyadaki ateş, su ve hava gibi genel elementleri kontrol edebilen çağırıcılar (bkz. Avatar the Last Airbender).  Mavi renkli kefta yani kaftan giyiyorlar. Ateşi çağırabilenlere Inferni (bir nevi FMA'daki Mustang'e benzer güçlere sahipler), havanın hareketlerini ve basıncını kontrol edebilenlere Squaler ve suyu kontrol edebilenlere Tidemarker deniyor. Bunlar arasında çok nadiren gölge çağırıcılar (Shadow Summoner) ve ışık çağırıcılar (Sun Summoner) da doğabiliyor. İkincil ordu olan Grisha'ların komutanı ise Kaptan Kirigan adında bir shadow summoner. Çok nadir bulunan bir güç olduğu için yüzyılar önce Fold'u yaratan shadow summonerın soyundan olduğu düşünülüyor.

Materialki:  (Diğer adıyla Fabrikators) Bu grup bir nevi o evrendeki mühendisler ve mimarlar gibi, materyalleri manipüle edebiliyor. Mor renkli kefta giyiyorlar Kendi içinde yine Durast (cam, metal, tahta ve taşı manipüle edebilenler) ve Alkemi (kimyasalları manipüle edebilenler) diye iki gruba ayrılıyorlar. 

Sanırım evreni yeterince anlattığıma göre, evrene kıyasla o kadar da matah olmayan hikayeye geçebilirim. Ana karakterimiz, Alina Starkov yarı Ravkan ve yarı Shu olan melez bir kız (sanırım kitapta böyle değilmiş ama kimlik bunalımındaki bir ergeni melez yapmak bence güzel sembolik bir detay olmuş). Yetimhanede Mal diye çok yakın arkadaşı olan bir çocukla beraber büyüyorlar. Mal ve Alina zamanında Grisha olup olmadıklarını test etmek için kan örneklerini almaya gelenlerden kaçmışlar, çünkü eğer biri Grisha çıkıp diğeri çıkmazsa birbirinden ayrılacaklar diye korkmuşlar (çünkü Grisha çıkan çocuklar Little Palace'a zorla götürülüp eğitiliyor). Yıllar sonra Alina haritacı olarak (cartographer) birincil orduya katılıyor ve tracker olan Mal'la tekrar bir araya geliyor.  Mal, Fold'u squallerlar tarafından kontrol edilen bir gemiyle geçmeyi hedefleyen bir göreve atanınca Alina, Mal'dan tekrar ayrı kalmamak için bir işler karıştırıp kendini de o göreve dahil ediyor. Fakat gemi henüz çok az ilerlemişlen Volcra adı verilen uçan korkunç gölge yaratıkları tarafından saldırıya uğruyor ve Alina Mal'ı kurtarmak için içgüdüsel olarak ışığı çağırarak herkesi ilk bölümde kurtarınca özel güçlere sahip ama kendinden habersiz, kimlik bunalımlı ana karakterimiz kendini belli ediyor.  Alina, bu çok özel güçleri sebebiyle direkt ikincil ordunun komutanı ve Grisha'ların eğitildiği Little Palace'ın başkanı kaptan Kirigan'ın (Ben Barnes) dikkatini çekiyor ve Kirigan'ın emriyle zorla Mal'dan ayrılıp saraya eğitime gönderiliyor. Amaç, Alina'yı yeterince güçlendirip Fold'u yok etmek için kullanmak...

Bunun dışında ilk bölümde diğer yan karakterle tanışıyoruz. Crow Club adı verilen Ketterdam'da (kurgusal Amsterdam) bir kumarhane sahibi olan Kaz Brekker, sebebini yine pek öğrenemediğimiz bir sebeple bir intikam hikayesi olan bir karakter, muhtemelen intikamının sebeplerinden biri olacak bir sebepten dolayı topallıyor ve bastonla yürüyor. Kaz'ın ekibindeki üyelerden Inej, 14 yaşındayken Suli ailesiyle akrobasi gezgin turundayken köleciler tarafından kaçırılmış ve ailesinden ayrılıp Grisha'ları ve özel yetenekli bazı insanların zorla çalıştırıldığı kerhane gibi bir yere satılmış, çok yetenekli ve cool bir kadın.  Diğer Crow Club üyesi ise Jesper adında silahlarla ve atışlarla arası çok iyi olan ama daha çok düzensiz, kumarbaz ve ayyaş ama bir hayli de komik ve sempatik olan bir gay karakter. Bu üçlü, hırsızlık çetesi gibi büyük soygunları kovalıyorlar ama yine de kendi içlerindeki bağlarla ahlaklı bir takımlar (Robin Hood çetesi gibi).  Kaz ve ekibi West Ravka'da Alina'yı kaçırıp getirenlere 1 milyon ödül verileceğini öğrenince hem Inej'in köle çek defterini kapatıp onu oradan tamamen kurtarmak hem de zengin olmak (muhtemelen Kaz'ın Pekka Rollins'ten intikamını almak) için bu göreve atlıyorlar. Fakat bunun için Ketterdam'dan East Ravka'ya gitmek yani bir çare bulup Fold'u geçmek zorundalar. Bu karakterlerin olduğu seriyi de okumadım, fakat Alina'nın hikayesinden daha az ergen olacağına ve daha güzel olacağına eminim. Diğer karakter olarak bize Kirigan için casusluk yapan çok yetenekli bir Corporalki olan Nina Zenik ise bağımsız bir hikayede. tanıtıldı. Çünkü Nina, önce Kaz ve ekibini karşılaması gerekirken cadı avcısı Fjerdanlar ve onların komutanı Matthias tarafından kaçırılıp köle gemisiyle Fjerda'ys götürülüyor. Sonra şans bu ya, gemi batıyor ve hayatta kalmak için Matthias'la birlik olmak zorunda kalıyorlar ve Jon Snow- Ygritte çakması bazı romantik anları beraber geçirince iki düşman halktan olan bu karakterler birbirine aşık oluyorlar. Şimdi en azından 1. sezon itibariyle Kaz ve ekibiyle Nina & Matthias'ın hikayesi görüldüğü gibi ana Shadow and Bone hikayesi yani Alina'nın hikayesinden epey kopuk. Yine de hikayeyi tipik young adult ergen fantastik hikayesi olmaktan bir nebze kurtarmış desem yalan olmaz.

Peki her şey iyi hoş da, eleştirilerim neydi, hangi kısmı çok ergendi diye sorarsanız sanırım o kısma spoilerla girmek zorundayım yoksa tüm hikayeyi anlatmış olurum:

---- Spoiler ---

Alina saraya götürülünce ilk başta Mal'a her gün mektup yazıyor. Mal da her gün onu düşünüp kendisi de mektup yazmasına rağmen Kirigan ve ekürileri sebebiyle bir türlü bu mektuplar birbirine ulaşmıyor. Sarayda kendini yalnız hisseden ama bir yandan Harry Potter gibi kurtarıcı olarak görülüp saygı gören Alina bir Grisha olarak kendini keşif sürecine giriyor.  İlk başta sürekli Baghra adı verilen öğretmenin baskısına rağmen ışık çağırma gücünü bir süre tam kapasitesiyle kullanmayı beceremiyor. Bu sırada Kirigan sürekli ona puslu puslu bakışlar atıyor, sen çok özelsin, ben seni anlıyorum, çünkü ben de bu özel gücüm yüzünden diğer insanlar tarafından dışlandım, diyor. Fold'u yararan black heretic'in soyundan olduğum için herkes benden iğrendi ve aynı zamanda korktu, çok yalnızım ve senin gelmenden mutluyum ayajları yapıyor. Yani sen de benim gibisin, biz beraber Fold'u yok edebiliriz ve bir ekip olabiliriz diye sürekli cringe serenadlar yapıyor. Mal'dan bir süre sonra umudunu kesen Alina ise, Kirigan yani Aleksander'ın cazibesine dayanamıyor ve kendini onun kollarına atıyor (bkz. Twilight, bkz. True Blood), lol. Ayrıca Mal'dan vazgeçince de birden gücünü aktive edebildiğini farkediyor. Sanırım burada yazar, Alina'nın sürekli Mal'dan ayrılmaktan korktuğu için asıl karakterini ve Grisha yanını baskıladığını ne zaman ona let it go diyince tam anlamıyla kendiyle barışabildiğini anlatmak istemiş ama bunu pedofilik Kirigan'ın tuzağına düşmeden de yapabilirdi bence, neyse. Burada bir aşk üçgenine girerek young adult serisi yolunu net çizgilerle çizmişler, maalesef.  Çünkü iki karakter var, birbirine çok aşıklar (Mal ve Alina) ama duygularını hiç açamamışlar, birden hikayeye evil sexy karakter (Aleksander) giriyor ve esas kızın aklını çeliyor. Tanıdık gelmedi mi? Zaten hikaye bir nevi fazla beklendik ilerlediği için bazı klişelerden kaçamadığını ileride de sık sık görüyoruz.

Bir de Alina'nın Aleksander ile yiyişmeye başladığı bölümün sonunda öğretmen Baghra'nın aslında Aleksander'ın annesi olduğunu öğrenmemiz ve Alina'yı uyarıp aslında Kirigan'ın aslında takma bir soylu adı olduğunu söyleyip Alexander'ın aslında yüzyıllar önce Fold'u yaratan black heretic, Darkling olduğunu açıklaması biraz aceleye getirilmişti bence. Sanırım bu 5. bölümdü, bundan sonra zaten ilginç olabilecek hikaye potansiyeli git gide, biraz lise tiyatro kulübünün piyesine döndü. Herkesin ayılıp bayıldığı Darkling yani Aleksander karekterini de pek beğenmedim açıkçası. Ben Barnes'a bayıldılar diyeceğim haydi, Stardust ve Narnia'dan hatırlarım kendisini o zaman baby face bir insandı, fakat şu anki haliyle bence ortalama eli yüzü düzgün bir Britiş beyi. Yani sokakta görsek belki dikkat çeker, ama sinema endüstrisinde ortalama düzgün yüzlü biri bence. Ya da ben kendisinden Westworld'de oynadığı Logan karakteri yüzünden soğumuş olabilirim, hahaha... Yine de burada oynadığı karakter, Darkling de sevilesi bir villain değil ki.. Manipülatif, bencil, güç düşkünü ve pedofili (Alina karakterini kitaplardaki gibi 17 yaşında ve kendisini de birkaç yüzyıl yaşında olduğunu sayarsak gayet de makul bir tabir) bir kötü adamı oynuyor. Sürekli Cersei gibi ağzını eğe eğe konuşuyor. Ayrıca yüzyıllardır yaşayan tüm kraliyet ailesini parmağında oynatan biri olarak zeki ve bilge olmasını bekleriz, ama bildiğin lame. Alina'yı tavlamak için Mal'a sevdiği çiçeği testmiş gibi sorup sonra gidip kıza o çiçekleri veriyor, güya çok güçlü bir büyücü ama sürekli Mal'la sidik yarıştırmaya çalışıyor ve aşk üçgenciler mutlu olsun diye yine ergen Mal'la yumruk yumruğa dövüşüyor ajskasjak. Bana şahsen seksiden çok ezik ve komik geldi. Neyse ki Alina, kim olduğunu öğrenince Darkling'İn başka oyunlarına düşmüyor. Buradan bir artı puan kazandı. Haydi, yine iyisin Alina.

Mal ve Alina, Alina Aleksander'ın kim olduğunu öğrenip Kaz ve ekibinin yardımıyla saraydan kaçınca tekrar biraraya geliyor. Fakat oradan uzaklaşmak yerine Aleksander'ın boynuzlarını güç amplifierı olarak kullanmak istediği sihirli geyiğin (bunu da Mononoke Hime'deki shishigamiye benzettim) peşine düşüyorlar. Niye çünkü ondan önce Alina'nın bu gücü ele geçirmesi lazımmışmış, ama hikaye yazımındaki gidişat çok açık: aslında geyiği tek başına bulamayacak olan Aleksander bunları takip edecek ve geyiği bunlardan önce öldürecek, zönk. Daha hikaye ilerlemeden bunu görebiliyoruz. Neyse beklediğim gibi oluyor ve Darkling yani Aleksander geyiği ele geçiriyor. Bir Tailor yardımıyla geyiğin boynuzlarını Alina'nın boynuna modifiye ediyor (bildiğin derisine gömülüyor, hafif rahatsız ediciydi bu kısım) ve kendi eline de koyduğu bir metalle Alina'nın gücünü kontrol altına alabilen resmen bir tasmayı Alina'ya takıyor. Sonra Alina'yı geminin güvertesine zincirleyip bazı insanları Fold'u yok edeceklerine ikna edipkendine katarak Fold'un ortasına doğru ilerliyorlar.  Fakat Darkling, Fold'u yok etmek yerine daha da genişletip Novobirsk kentini yok edip, gemidekilere "bakın Sun Summoner'ın gücü de artık bende artık ayağınızı denk alın, Grisha'ları rahat bırakın" nutuğunu atıp evil kahkasını atıyor. Bu noktada da Alex'in kazık attığı eski fuck buddy'si olan squaler Zoya'nın taraf değiştireceği de gün gibi ortadaydı ki, çok gecikmeden o da oldu. Neyse Kaz, Inej, Jesper, Zoya ve Mal'ın yardımıyla Darkling'i alt edip kendi yarattığı Volcra'lara yem olarak atıp ondan kurtuluyorlar. Bu sahnelerde oyunculuklar epey zayıftı, özellikle Mal ve Alina'nın "don't say meet me at the meadow" sahneleri cidden okul piyesi seviyesindeydi. Onların yanında Ben Barnes bence yine hakkını vermeliyim ki, gayet itici Darkling karakterini son derece başarıyla sergilemiş. Neyse bölümün sonunda aslında Darkling'in tabii ki de ölmediğini ve tam tersine gölgeden ordusuyla tam gaz ilerlediğini görüyoruz. Alina ve Mal ise kaçışa geçiyor ve bir gün Alina yeterince güçlenip Fold'u kendi başına yok edeceğine söz vererek sezonu bitiriyor.

----- Spoiler ends------

Özetleyecek olursam evren yaratımı, prodüksüyon ve kostümlerle 8/10, oyunculuk ve hikaye anlatımıyla 6.5/10, overall 7.5/10 olmuş. Fantastik severleri eğlendirecek çerezlik bir Netflix dizisi izlemek isteyenler buyurabilir.


18 Mart 2021 Perşembe

El desorden que dejas

 



Galiçya'da geçen İspanyolca bir mini dizi izlemek isterseniz, totalde 6 saatlik bu diziye şans verilebilir. Dizi iki kadının hikayesi üzerinden gidiyor. Ana karakterimiz olan Raquel, annesinin ölümünden sonra öğretmenliğe devam etmek ve eşi German'la evliliğine ikinci bir şans vermek için Coruña'dan kocasının kasabasına taşınıyor. Buradaki bir lisede edebiyat öğretmeni olarak başladığı görevde kendisinden önceki edebiyat öğretmeni olan Viruca hakkında gizemli bir olayı öğreniyor. İkincil karakter olan Viruca ise dizinin ilk bölümlerinde bize depresyonda, alkolik ve eşinden boşanmış yıkık bir kadın olarak tanıtılıyor. Sorunlu bir öğrenci olan Iago (Elite dizisinden Ander) ve onun kankası Roi ve Iago'nun sevgilisi Nerea'nın öğretmenleri Viruca ile özel bir bağı var gibi. Hatta Raquel bu öğrencilerin Viruca'yı çok mu sevdiğini yoksa ondan nefret mi ettiğini kestiremiyor. Diğer bölümler ise Viruca'nın öğretmenlikten ayrılma sebebinin onun ölümü olduğunu öğrenen Raquel'in bu konudaki gizemleri açığa çıkarma çabalarıyla geçiyor. Bunun intihar değil cinayet olduğunu iddia eden Viruca'nın eski kocasının (aynı zamanda okulda başka bir öğretmen olan) da kafasını karıştırmasıyla Raquel doğruyla gerçeği ayıramayıp yeni geldiği bu kasabada büyük bir karmaşa içine giriyor.

İlk bölümlerinde Galiçya'nın güzel doğası,güzel Viruca'sı ve dizinin atmosferiyle hoş bir tablo çizmişken sonra olayların iyice dallanıp budaklanıp İspanyol gençlerin bol seksli uyuşturuculu dizi ortamına dönmesiyle biraz tempo düşse de yine de beklenenden çok şaşırtıcı bir sonla bitirerek fena bir dizi olmadığını kanıtladı. Ayrıca Galiçya soğuk anlıyorum da ne çok triko kazak giydiniz be dizi boyunca.  Cidden Ören Bayan sponsor olsa yeriymiş. Sana puanım 7/10 kanka.

16 Ocak 2021 Cumartesi

Dark

 




Fiction olarak zaman yolculuğu temasına epey düşkün biri olarak 2020'de bitirdiğim serilerden Dark hakkında yazdıklarımı da buraya toparlamak istiyorum.

Son sezonu genel olarak çok sevemesem de sonunu iyi bağladıklarını düşünüyorum. çünkü hikayeyi o kadar gereksiz dallanıp budaklandırdılar ki bir an Lost gibi sonunu tıpaya bağlayacaklar diye korkmadım değil.

--- spoiler ---

Sevmediğim noktalar ise izleyicinin kafasını karıştırmak için olayları non-kronolojik sırayla anlattıkları yetmiyormuş gibi sürekli yaşlı ve genç hallerinin karşılaştırılıp paradoks üzerine paradoks yaratmaları. Bir ara ortada sürekli üç tane Martha, iki Claudia ve en az iki Jonas dolaşıyordu. Adam ve Eva karakterlerinin uzun uzun gereksiz aforizma sıçmaları da sıktı, dikkatli izlenmesi gerek bir dizi olmasa oraları atlayarak izlerdim cidden. Ayrıca akraba içi ensest ilişkilerin de bokunu çıkardıkları için yarık dudaklı doğan Martha ve Jonas'ın oğlunun üç farklı yaştaki versiyonun gerilim yaratmak için sürekli birilerini korkutmasının hikayeye katkısı neydi acaba? Neyse ki olayı en son Claudia'nın çözmesine sevindim, çünkü Jonas ve Martha'dan hayır gelmeyeceği belliydi. Son olarak da geçen sezon Egon karakterine üzülmüştüm ama Hannah'ın hamile olduğunu öğrendiğindeki tipik errrkek tepkileriyle soğuttu. Bu sezon da katharina karakteri hikayesiyle biraz üzdü ama neyse ki sonunda hayatta kalan karakterlerden.


Zamanda yolculuk ve alternatif evrenler üzerine olan hikayelerde çıtam yüksek olduğu için (bkz: Steins;Gate) biraz eleştirsem de ortalama Netflix kalitesinin çok üzerinde bir dizi olarak temiz bir şekilde bitirdi, hakkını vermeliyim.