mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2022 Pazar

The Sandman

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 10

Benim puanım: 8/10

Merhabalar. Uzun bir aradan sonra buradayım. Bu süreçte aslında başka blog gönderileri yazmayı düşündüm, hatta bazıları hakkında notlar bile almıştım, ama üşendim. Notlar aldıklarım arasında Fumetsu no Anata E (To Your Eternity) animesi ve Heartstopper dizisi vardı. Onun dışında Otostopçunun Galaksi Rehberi, Binti, İçimizdeki Şeytan ve Olağanüstü Bir Gece kitapları üzerine de yazmayı düşündüm... Bilmiyorum bu blogu düzenli okuyanlar var mı ama eğer varsa ve bu konulardan herhangi biri hakkında blog yazısı okumak istiyorsanız bana ulaşsın. Neyse uzun bir aradan sonra blog post'u tüm gotikliğiyle The Sandman'e kısmetmiş.

Mr. Sandman, bring me a dream (bung, bung, bung, bung)
Make him the cutest that I've ever seen (bung, bung, bung, bung)
Give him two lips like roses and clover (bung, bung, bung, bung)
Then tell him that his lonesome nights are over

The Sandman'i kısaca anlatmak gerekirse dizi rüyalar aleminin kralı Dream of Endless, Morpheus karakteri ve onun güçten düşüp tekrar yükselmesi ve gittikçe insanlaşan evrimi üzerine. Daenerys'in lakapları gibi uzayıp durmaması için kendisine bundan sonra sadece Morpheus diyeceğim. Zaten dizide de sıkça Dream ya da Morpheus olarak anılıyor.  Morpheus ayrıca bildiğimiz gibi Yunan mitolojisindeki rüyalar tanrısının da adı. Morpheus, nam-ı değer Sandman, rüyalar aleminin hem mimarı hem de kralı. İnsanlar uyuyunca onun alemine geçiyor ve burada Morpheus'un hayat verdiği rüya ve kabuslarla karşılaşıyorlar. Bu arada rüyalar ve kabuslar da hepsi ayrı ayrı karakterler aslında. Morpheus ile özdeşleşen üç eşyası var, bunlar kum dolu bir kese, bir yakut ve bir miğfer. Bunlar aynı zamanda Morpheus'u en güçlü haline de taşıyor. Rüyalar aleminde sadece kabuslar ve rüyalar da yok; eskiden insan olan öldükten sonra öteki tarafa geçmek yerine Morpheus'un The Dreaming aleminde hizmetkar olan kargalar,  ilk günahkar Abil ile ilk kurban olan kardeşi Kabil (Abel ve Cain) ve kütüphaneci Lucienne de var. Kargalar Morpheus'un gerçek dünyadaki gözü, bir nevi drone kamerası görevini görürken, özellikle Lucienne'in sadakati ve Morpheus'un ona olan güveni de dikkat çekiyor. Ayrıca Morpheus'un Desire, Death, Despair ve Delirium adında kız kardeşleri var ve bunların hepsinin de kendilerine ait domain'i var. Bunlar arasından Death ve Desire dizide daha aktif yer alıyor.

Ana karakter olan Morpheus çok iyi cast edilmiş. İlk başlarda bu adam neden bu kadar poker face ve ruhsuz yahu diye gıcık olmuştum. Fakat adamın ölümsüz bir tanrı olması ve insan işlerine kayıtsız olması aslında çok mantıklı. Fakat buna rağmen duyguları yükseldiğinde sürekli gözlerinin dolması, diğer kardeşlerine nazaran ne kadar insanlaştığını da gösteriyor. Bunun dışında sürekli gelip giden yan karakterlerin bazılarını beğendim, bazılarına o kadar bayılmadım. Fakat genel olarak ölümsüzler Morpheus başta olmak üzere çok iyi kastedilmiş. Death'in insanlar için ne kadar olumsuz bir kavram olsa da sürekli güler yüzlü ve sevecen olması, Corinthian'ın hem korkunç hem karizma olması, Desire karakterinin gerçekten isminin hakkını vermesi... hepsi çok iyiydi. İnsanlar arasında da en son arktaki ana karakter Rose'un arkadaşlarının hepsi gerçekten birbirinden ilginçti. En güldüğüm de gotik kızlardı.

Dizi benim bakış açıma göre üç farklı temel arktan oluşuyor. İlk iki bölüm, Morpheus'un hapsedilmesi, 3-4-5 kaçısından sonra kendinden çalınan eşyalarını araması ve geri alması, 6 filler (fakat gayet güzel bir filler ama), 7-8-9-10. bölümler ise Vortex arkı. En sevdiğim ark Morpheus'un çalınan eşyalarını geri aldığı ve Lucifer Morningstar'la karşı karşıya geldiği ikincisi. Ondan sonra gelen gereksiz 5. bölümü hariç tutuyorum tabii. Ondan sonraki Death karakteriyle alakalı bölüm ise standalone bir bölüm olarak bile çok iyiydi. Bu arada LGBT+ karakterlere ve ilişkilere ayar olanlar olmuş, ölümsüz varlıklarda cinsiyet ve cinsel yönelim aranmasını şahsen saçma buluyorum. Ölümlü karakterlerde de çizgi romandaki karakterinin uyarlamada ana temasını etkilemiyorsa cinsel yönelimlerinin değiştirilmiş olmasını ya da karakterlerin farklı ırktan oyunculara verilmesinin bir önemi olduğunu da düşünmüyorum. Zaten Neil Gaiman dizinin yapımında aktif rol oynamış, eğer adam onay vermese zaten bu şekilde olmazdı. Neyse arklara dönelim;

İlk arktaki Morpheus'un aslında Death'i çağıran büyücü tarafından yanlışlıkla bağlanıp sonra da elindeki eşyaların çalınıp hapsedilmesini hep ilginç hem de dizideki işleyiş açısından biraz durağan buldum. Fakat o gotik hava, Morpheus'un yüzyıl hapsolduğu süreçteki umutsuzluğu ama bir yandan insanları öğrenme istediği yine de çok güzel anlatılmıştı. Fakat ne zaman kaçtı, The Dreaming'e döndü ve Fate'den aldığı bilgilerle çalınan eşyalarını aramaya başladı, dizi benim için asıl o zaman başladı. Geri döndüğünde rüyalar alemindeki şatosunun yıkılmış olması, inşaa ettiği her şeyin yok olmaya yüz tutması güzel bir detaydı. Ayrıca 1910'lu yıllarda gerçekten var olan uyku hastalığı salgını, encephalitis lethargica'yı Morpheus'un hapis olup uyku alemini yönetememesine bağlamaları açıkçası çok hoşuma gitti. Bu arkta bazı yeni karakterlerle tanıştık. Buna Jenna Coleman'ın oynadığı Johanna karakteri, John Dee ve annesi de dahildi. John Dee ve annesi Ethel diziyi ilk arktan bağlama ve diziye gergin hava verme konusunda gayet iyiydi.  Biseksüel Johanna Constantine ise sanki daha iyi olabilirmiş gibi geldi. Sanırım yüzü ne kadar sevimli olsa da Jenna Coleman'ın oyunculuğunu çok beğenemiyorum (Angut Clara!). Hikayeye Johanna, Morpheus'un kum kesesini aldığı kısımda katıldı ve neyse ki çok durmadı. 2. arkta asıl bomba bölüm ise (ve bence dizinin en iyi bölümü) Morpheus'un miğferini bulmak için bir şeytanın peşine takıldığı bölümdü. Burada canımız Brienne Tarth'ımızı canlandıran Gwendoline Christine karşımıza bu sefer de Lucifer Morningstar olarak çıktı ve miğferi çalan şeytanı temsilen Morpheus ile dülloyu kabul etti.

source: The Atlantic

O noktada dedim, tamam Gwen zaten Game of Thrones'tan kılıç dövüşlerine alışık herhalde düelloya kılıçla ve şovalyelikle girişecekler. Unuttuğum nokta bu iki karakterin insan olmamasıydı. O yüzden onun yerine bir nevi roleplaying'i hatırlatan, bir o kadar muazzam sözlü düelloyu izledik. Hele I'm nova'dan sonraki gelen kısımlar ve I'm hope ile biten düello benim için dizinin doruk noktası oldu. Benim gibi tekrar izlemek isteyenler için youtube linkini de aşağıya bırakmak istiyorum:

Gelelim en sevmediğim 5. bölüme. Bu kısımda John karakterinin bir diner'daki insanları esir alıp elindeki büyülü yakutu kullanarak onlara salt dürüst bir dünyada neler olacağını göstermesini izliyoruz. Garip bir şekilde herkes önce birbiriyle cinsel aktiviteye girişip sonra kendilerine zarar verip ya intihar ediyor, ya da birbirini öldürüyor. Bence gereksiz bir bölümdü. Neyse ki ara verdiğimiz 6. bölümde Death karakteriyle tanıştık da dizinin keyfi yerine geldi. Bu bölümde biraz zırladığımı itiraf edeyim, ölümün insanlara sarılarak onları almasını hem güzel hem de üzücü buldum. Özellikle bebeği almaya geldiği kısım epey üzdü. Bu bölümde Morpheus, Endless'lar olarak asıl amaçlarının insanlara hizmet etmek olduğunu tekrar hatırladı ve gücünü tüm ihtişamıyla geri kazanmışken tekrar gerçek amacını da buldu. O açıdan 4. bölümden sonra bu bölüm favorim oldu diyebilirim. 

Son ve en uzun arkta Vortex olan 21 yaşındaki Rose karakteri, aile draması ve etrafında dönenleri izledik. Vortexler, bütün rüyalara giriş yapabilen ve en son hepsini birbiriyle ve gerçek dünyayla çakıştırabilecek güce bir sahip her bin yılda bir doğan fenomon insanlar. Rose'un bunlardan biri olduğunu öğreniyoruz, normalde onu dünyayı kurtarması gerektiği için öldürmesi gereken ama artık daha çok empatiye sahip Morpheus'un çelişkisini de görüyoruz. Bence genel hatlarıyla ve konunun ilginçliğiyle güzel bir arktı ama sanırım bazı oyunculuklardan dolayı bir olmamışlık hissi verdi. O yüzden sanırım daha fazla yazmak istemiyorum bu ark konusunda. Sadece hoşuma giden birkaç noktadan bahsetmek istiyorum. Kabusların ve rüyaların da insanlarla uğraşırken değişmesi ve özellikle Gault kabusunun artık insanları korkutmak yerine onlara ilham vermek isteyen bir rüya olmak istemesi gayet güzel bir detaydı. Değişim rüzgarına kapılan Morpheus da the Dreaming'i tekrar inşa ederken bu istekleri göz önünde bulundurdu. En son diziyi egosu incinen Lucifer'ın savaş ilanıyla da güzelce kapattık.

Genel olarak başarılı bir dizi olmuştu. Çizgi romanını okumama rağmen gayet eğlenerek izledim. 2. sezonu da bariz gelecek gibi gözüküyor, o da güzel bir haber.


12 Ekim 2021 Salı

Gingitsune

 

source: Myanimelist

Çıkış yılı: 2013

Bölüm sayısı: 12

Türü: seinen, supernatural, slice of life

Benim puanım: 8/10

Size tam İngilizce tabirle light-hearted denilen, tasasız, neşeli ve dinlendirici bir anime önerisiyle geldim. Eğer biraz tatlış bir anime olsun ama çok cıvık da olmasın, komik olsun ama pek rahatsız edici ecchi, sapık fan service de olmasın diyorsanız bu anime tam size göre olabilir. Konumuz bir shrine'da (yani Şintoizm tapınağında) yaşayan bir liseli kızın (Makoto), tapınağın koruyucuları tilki ruhlarını (fox spirit) görmesinden  ve onun yine liseli arkadaşlarıyla ilişkilerinden oluşuyor. Şintoizm temasına dayalı iç ısıtıcı bu animeyi ben bayağı beğendim açıkçası! Makoto'yu kıskanmadım da değil. Keşke ben de Şinto ruhlarını görsem ve arkadaşlarımla huzur içinde günler geçirsem dedim.

Makoto'nun ailesi, tarım tanrısı Uka no Mitama'yı temsil eden bir Inari tapınağı olan Saeki tapınağının 15. jenerasyon boyunca idaresini sağlamaktadır. Makoto, 4 yaşındayken annesi öldükten sonra Şinto tapınaklarının koruyucu ruhlarını görme yeteneğini annesinden miras alır. Saeki tapınağının gardiyanı ise Gintarou-sama adında bir tilki ruhudur. Kocaman huysuz bir tilki olan Gintarou, sürekli Makoto'dan şikayet etse de aslında ona yürekten bağlı bir tsunderedir. Gintarou, ayrıca gelecekten kısa kesitler görüp kaybolan insanları ve eşyaları bulabilmektedir. Tabii bu durumda Makoto, insanlarla tanrılar arasında elçi görevi yapar. İlk bölümlerde Saeki tapınağı dışında başka tapınaklar olduğunu da görüyoruz, bunların bazıları Saeki tapınağı gibi Inari shrine'ı olsa da bazıları diğer Şinto tanrılarına ait, bazıları ise tamamen farklı, bahçesinde ufacık Şinto altarı olan Buda tapınaklarıdır. Burada Meiji döneminden sonra Budizm ve Şintoizmin nasıl içiçe yaşandığına ve insanların bu iki dini nasıl harmanladığına atıfta bulunuluyor. Şinto tapınaklarından birine bir kaplumbağa tanrı elçisini bıraktıkları bölümde, kaplumbağa bana Small Gods'daki, the Great God Om'u hatırlattığı için biraz güldüm. İlk bölümler sadece Makoto, Gin ve Makoto'nun komik Şinto papazı babası Tatsuro, Makoto'nun aralarını yaptığı iki kardaşı Yumi ve Hiwako etrafında dönse de animenin ortalarına doğru yeni karakterler de animeye katılıyor. Bu arada Makoto'ya parantez açarsam, ilk bölümlerde tez canlılığı, sakarlığı ve saf iyi niyetliliği ve Gintarou ile girdiği ağız dalaşlarıyla bana biraz Sailor Moon'dan Usagi'yi hatırlattı. Her sabah okul otobüsüne geç kalması bile benziyordu, ama Usagi'den daha akıllı ve daha az sinir bozucu olduğunu söyleyebilirim.

Animeye yeni karakterler, yani başka bir Inari tapınağından gelen ergen çocuk Satoru ve onun yine ergen dişi tilki gardiyanı Haru katılınca bence daha eğlenceli oldu. Haru biraz çok bağıran sinir bozucu anime karakterlerinden biri olsa da beni çok güldürdüğü için affediyorum. Satoru ise küçük yaşta yetim kalmış, dedesi ölünce görü yeteneği ona geçmesine rağmen halaları ve amcaları tarafından hor görülerek, ezilerek büyütülmüş içine kapanık, zeki ve yetenekli bir çocuk, yani bir nevi küçük bir Jon Snow. Satoru ve Haru ikilisi gelince hem Haru'nun Satoru'ya karşı aşırı düşkün ve korumacı olması yüzünden Makoto ve Gintarou ile girdikleri ağız dalaşları, hem de okuldaki kızların Satoru'yu beğenmesi ve aynı evde yaşıyorlar diye Makoto'yu kıskanmalarıyla ekstra komedi unsuru oluştu, sevdim. Fakat biraz finali yarım kaldı sanki. Summer purification festivalinde daha önce gelecek planlarından emin olamayan Makoto, kesin shrine maiden olmaya karar veriyor ve öylece bitiyor. Fakat daha görmek istediğim çok şey vardı. Misal keşke 15 bölüm yapsalarmış, 15. jenerasyon shrine maiden hatırına. Hiç de fena olmazmış. Merak ettiğim pek çok şey yarım kaldı. Örneğin, bizim Jon Snow Satoru'ya ne olacak? Tamam, anladık, Makoto'dan da önce Şinto rahibi olmaya çoktan emindi, fakat Makoto'yla aralarında bir şeyler olacak mı? Yoksa sadece aynı tapınakta aynı kaderi paylaşan iki kardeş, dost gibi mi büyüyecekler? Peki Funabashi Hiwako'ya ne olacak? O kadar bölüm kızın politikacı babasından bahsettiler, adamı göremedik bile. Gintarou ve Haru yoksa artık hep partner mi olacak? Gintarou'nun eski partneri olan gardiyan tilki ruhu, hiç geri gelmeyecek mi? Bu soruların hepsi yarım kaldı. Yani ağzımıza bir parmak bal çalıp gitti bu anime de...

2 Ekim 2021 Cumartesi

Circe (Ben, Kirke)


 "En güzel nympha bile pek işe yaramaz, çirkin bir nympha ise hiçbir şey olurdu, hiçbir şeyden de az olurdu. Asla evlenemez, çocuk doğuramazdı. Ailesine yük, dünya yüzünde bir leke olacaktı. İtilip kakılarak, hakaretlere uğrayarak gölgelerde yaşayacaktı. Oysa bir canavarın daima bir yerdi vardır. Dişlerinin yakayalayabileceği bütün zaferler onun olabilir. Bunu yapıyor diye kimse onu sevmeyecektir ama bu sebeple kısıtlama altına da girmeyecektir. "


" Ölümlüler şöhreti böyle ele geçiriyor, diye düşündüm. Çok çalışarak ve kendilerini adayarak, yeteneklerine bahçeye bakarmış gibi bakıp güneşin altında ışıldamasını sağlayarak. Ama tanrılar irinden ve nektardan, kusursuzlukları parmak uçlarından fışkırarak doğuyordu. Onlar da neleri mahvedeceğini ispatlayarak elde ediyorlardı şöhretlerini. Şehirleri yakıp yıkarak, savaşlar çıkararak, salgınlar ve canavarlar yaratarak..."

" Hepsi aynı çaresiz hikayeyi anlatıyorlardı. (Güya) kaybolmuşlardı, bitkinlerdi, yiyecekleri bitmişti. Yardımlarıma minnettar olurlardı. Bunların birkaçının, sayıları o kadar az ki parmakla sayabilirim, gitmesine izin verdim. Beni akşam yemeği olarak görmemişlerdi. Dindar adamlardı, gerçekten kaybolmuşlardı; aralarında yakışıklı biri olursa bazen onu yatağıma da alırdım. İhtiras değildi bu, ihtiras kırıntısı bile değildi. Bir tür hiddetti, kendi üzerimde kullandığım bir bıçaktı. Derimin hala kendi derim olduğunu kanıtlamak için yapıyordum. Peki, bulduğum cevap hoşuma gidiyor muydu? "

" Ne dualarını istiyordum ne de ismimi ağızlarına almalarını. Kendimi kan çıkana kadar denizin içinde ovalamak istiyordum."

" Ozanlar yılan gibi derdi belki ama artık yılanları iyi tanıyordum. Namuslu bir engereği her zaman yeğlerim, beni ancak onu rahatsız edersem sokar, daha önce değil."

" Ölümlüymüşüm gibi yapmıyordum. Parlak sarı gözlerimi her fırsatta gösteriyordum. Hiçbiri bir şeyi değiştirmiyordu. Yalnızdım ve kadınsın, önemli olan tek şey buydu."

" Kendi portreme şaşırmadım. Kahraman kılıcı karşısında  yelkenleri suya indiren, diz çöküp merhamet dilenen gururlu cadı. Kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimi gibi geliyordu bana. Yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikaye olmazmış gibi. "

" Oradaydı, ruhu önümdeydi. Onarabileceğim yırtık pırtık bir şey vardı karşımda. "

"Hayatım boyunca trajedinin beni bulmasını beklemiştim. Bulacağından hiç kuşkum yoktu, çünkü başkalarının hak ettiğimi düşündüğünden daha fazla arzum, isyanım ve gücüm vardı, yıldırımları üstüne çekecek şeylerdi bunlar."

"Ama belki de hiçbir anne baba evladını gerçekten göremez. Baktığımızda sadece kendi hatalarımızın bir yansımasını görüyoruz."

"Kirke, diyor, her şey yolunda gidecek...Canımızın yanmayacağını söylemiyor. Korkmadığımızı kastetmiyor. Söylediği sadece şu: Buradayız. Gelgitte yüzmek, yeryüzünde yürümek ve ayaklarına değdiğini hissetmek böyle bir şey. Yaşamak böyle bir şey."

"Bir zamanlar tanrıların ölümün zıttı olduğunu düşünmüştüm ama artık her şeyden daha ölü olduklarını görüyorum çünkü hiç değişmiyorlar ve hiçbir şeyi elinde tutamıyorlar." 

Bu kitabı yıllar önce Çisem Çakır önerisiyle merak edip okumak istemiştim. Bu yıl da Mitolojik İnciler podcastıyla mitoloji hikayelerine iyice merak sarınca dedim, artık okumanın zamanı geldi. Maalesef Kobo Reader'ın database'inde Türkçe kitabını bulamadım. İngilizce kitap okumayı sevsem de sadece hazsal okuma için hala Türkçe kitap okumayı tercih ediyorum. Özellikle doktoraya başladığımdan beri çoğu zaman beynim kazan gibi olduğundan kitapları da okumak için 1 gram daha ekstra nöron çalıştırmak istemiyorum bazen. Neyse Köln Kütüphane diye bir site var, Türkçe kitapların neredeyse hepsini orada bulup Avrupa'daki herhangi bir yere belirli bir ücret üzerindeyse kargo bedava sipariş vermek mümkün. Bu sayede bu kitabı ve Akhilleus'un Şarkısını sipariş ettim.

Reklamları geçip kitaba gelirsem kitap adı üstünde Odysseia'dan bildiğimiz Kirke karakterini, Madeline Miller'ın yorumuyla kendi ağzından yazılmış hikayesi olarak okuyoruz. Mitolojide Kirke, her ne kadar şuh kadın, enchantress, erkekleri büyüyüp kendine bağlayan sonra onları domuza çeviren acımasız cadı gibi anlatılsa da burada birinci ağızdan hikayesini (mitolojik hikayelerin çoğuna sadık kalarak) dinleyince aslında olayın pek de öyle olmadığı kanısına varıyoruz. Kirke'nin Aiae adasına sürgününden önce Okeanos'un salonlarında geçirdiği ilk yılları mitolojiden duymadığımız kadar detaylandırılmış. Bildiğimiz Glaukos ve Skylla hikayelerine ise daha derin boyut kazandırılmış. Kirke'nin sürekli ezilen ve hor görülen bir dişi olarak içindeki cadılık gücünü keşfetmesi toplumda kendini değersiz hisseden bir kadının tüm baskılara rağmen kendi içsel gücünü keşfetmesini temsil ediyor bence. Oysa buna tezat olarak, hikayelerdeki başka ünlü bir cadı olan Kirke'nin erkek kardeşi  Aietes nasıl da doğduğundan beri gücünün farkında... Anlayacağınız mitoloji temalı da olsa antik bir çağda var olmaya çalışan bir kadını, bir feminist hikayeyi anlatıyor bu kitap. Cadılığı kadınlık, feminizm ve içsel keşif yönünden incelemesiyle benim açımdan Paulo Coelho'nun Brida kitabına da bir göz kırpıyor.

Kirke, ilk nesil tanrılardan yani titanlardan biri olan Okeanos'un torunu, güneş titanı Helios'un kızı. Annesi ise biraz daha ikincil sınıftan bir tanrısal varlık olan nympha ya da naiad Perseis. Bu arada nympha dilimize genelde peri olarak çevrilse de, bu kitapta nympha şeklinde bırakılmış. Naiad tatlı su perisi, nereid ise deniz perisi diyebiliriz özetle. Kirke'nin ilk yılları gayet mitolojiye sadık anlatılmış. Glaukos, Skylla olayları bu kitapta da hemen hemen hikayelerle aynı şekilde gerçekleşiyor. Tek bir farkla... O da Kirke'nin amcası Prometheus ile tanışma fırsatını bulmasıyla oluyor. Prometheus mitolojiden hatırlayanlar bilir, insanlara tanrılardan ateşi çalıp verdiği, insanların daha çabuk gelişmesine yardımcı olduğu için tanrılar meclisi tarafından cezalandırılan bir titan. Neden mi? Çünkü tanrılar, insanlar daha zavallı olsun da bize daha fazla tapınsın istiyorlardı. Tanrıyla otorite kavramını mitolojide eşit tutarsak aslında bu hikayelerin fantaziden çok daha fazla mesajı olduğunu görebiliriz. Neyse, Kirke babası Helios'tan ve diğer tanrılardan çok korkan ürkek bir kız olmasına rağmen, Prometheus'la konuşmaya cürret ediyor, ve bundan sonra olaylar onun diğer tanrılardan farklılaşmasına ve insanlara ve diğer yaratılanlara daha yakın olmasına neden oluyor.  Bu ilk yıllarda karşımıza çıkan diğer karakterler ise Helios ve Perseis'in diğer çocukları, Kirke'nin kardeşleri; Perses, Pasiphae (nam-ı diğer, Girit kralı Minos'un karısı, boğa başlı insan vücutlu Minotaurus'u doğuran kadın) ve Kolkis kralı, Medeia'nın babası olarak tanıdığımız karakter Aietes. Pasiphae, Kirke'ye taban tabana zıt bir karakter olarak simgelenmiş. Kirke ve Pasiphae arasında kız kardeş çekişmelerine rağmen Pasiphae'nin tüm bencilliğine karşın Minotaurus'un doğumu sırasında Kirke'yi sürgün olduğu adadan Girit'e çağırması güzel bir detaydı.

Gelelim Kirke'nin sürgününe... Kirke mitolojide de anlatılan hikayelerde olduğu gibi Glaukos isimli bir ölümlü balıkçıya aşık oluyor. Onunla olabilsin, denk olsunlar diye Kirke, Glaukos'u çok güçlü büyülü bir bitki ile ölümlüden tanrıya çeviriyor. Tanrılar meclisine kabul edilince götü kalkan Glaukos, Kirke'yi unutuyor, yosma bir nympha olan Skylla'ya tutuluyor. Bunu öğrenen Kirke, kıskançlık krizlerine girip Skylla'nın banyo yaptığı suyu zehirliyor ve onu korkunç bir deniz canavarına çeviriyor. Odysseus'un hikayelerine de konu olan Skylla, Yunanistan'ın Messina boğazını kendine mesken ediniyor. Bu boğazın bir tarafında Charybdis adında bir girdap, diğer tarafında ise Skylla var. O yüzden buradan geçmek isteyen denizciler ya Charybdis'ten kaçmak ya da Skylla'ya yem olmaktan kurtulmak zorundalar.

Skylla ve Charybdis
reference: ronjararoundtheworld.com


Bunu vicdan yapan Kirke, suçunu itiraf ettiği için Aiae adasına sürgün ediliyor ve hayatının geri kalanını orada yaşamaya mahkum ediliyor. Adada kaldığı sırada büyücülük gücünün iyice farkına varan Kirke günlerini iksir yapmakla ve evcil aslanlarıyla oynamakla gerçekleştiriyor.  Cool bir imaj değil mi ama:

Kirke
reference: bookthatmatter.co.uk

Adada kaldığı sürece mitolojik hikayelere sadık kalarak ve kalmayarak Kirke'nin ziyaretine gelen birkaç ünlü karakterle tanışma fırsatını buluyoruz. Bunlardan en komiği bence Hermes'in Kirke'yi merak edip adaya gelmesi ve Kirke'nin onunla bir süre fuckbuddy olması kısmıydı. Bu kısım güldürdü, çünkü Olimposlu tanrılardan o iş için birini seçmek gerekse muhtemelen ben de Hermes'i seçerdim. Hikayelere sadık kalınarak anlatılan kısım ise İason ve Medeia'nın ziyareti. Medeia aslında Kirke'nin yeğeni olan acımasız bir cadı. Uzun bir hikaye, merak eden Mitolojik İnciler podcastinda şu bölüme bakabilir:

Medeia ve İason'un ziyareti ve Kirke'den istedikleri arındırma ayini şöyle tabloya da konu olmuş:

Kirke
reference: John William Waterhouse.jpg


Adadayken olan diğer en önemli olaylardan biri ise hikayelerde duyduğumuz Kirke'nin neden erkeklerin içkisine iksir karıştırıp onları domuza çevirdiğine açıklama getiriyor. Adaya gelen denizcilerden biri Kirke'nin insanlara olan zaafından faydalanarak savunmasız olduğu bir anda ona tecavüz ediyor.  Bu kısmı hikaye açısından biraz zorlama bulsam da kitapta kaydettiğim birkaç alıntıya önayak oldu: "Ölümlüymüşüm gibi yapmıyordum. Parlak sarı gözlerimi her fırsatta gösteriyordum. Hiçbiri bir şeyi değiştirmiyordu. Yalnızdın ve kadınsın, önemli olan tek şey buydu." ve     " Ozanlar yılan gibi derdi belki ama artık yılanları iyi tanıyordum. Namuslu bir engereği her zaman yeğlerim, beni ancak onu rahatsız edersem sokar, daha önce değil." vb. gibi. 

Tam bu durumda, insanlara ve özellikle erkeklere karşı güveni tamamen yok olmuşken Kirke'nin karşına Odysseus çıkıyor. Odysseus, her ne kadar hikayelerde ve bu kitapta da zeki, şeytan tüylü ve çekici bir adam olarak anlatılsa da ben hep karısı Penelope, düşmanlarla 12 yıl tek başına mücadele edip, ülkeyi koruyup onu beklerken kah Kirke ile, kah Kalypso ile, nymphalarla gününü gün eden hayırsız ve bencil bir adam olarak görürüm onu. Neyse, Kirke ile Odysseus bir yıl beraber geçirdikten sonra bu kitapta Odysseus adadan ayrılınca Kirke'nin Odysseus'un oğluna hamile olduğunu öğreniyoruz. Aslında mitolojide birden fazla çocukları var, ama yazarın neden sadece tek çocuk olmasını ve onu da Kirke'nin yalnız başına büyütmesini seçtiğini bu hikaye açısından anlıyorum. Kirke'nin helicopter mother halleri gayet güzel düşünülmüş. Yazar, fırsattan istafe ederek Olimpos tanrılarını, özellikle Athena'yı biraz itin götüne sokmuş. Athena hırslı ve zeki ama bilge değil diye sık sık tekrarlamış. Bilgeliğin temsili, baykuşlu heykelleriyle bir sembol haline gelen Athena'ya biraz ayıp olmuş bence. Gerçi Medusa ve Arachne olaylarından dolayı ben de kendisine biraz gıcığım ama olsun. Bu hikayede Athena, Kirke'nin oğlu Telegonos'u öldürmekle kafayı bozmuş gibi görünüyor. Sonradan bunun gözde insanı ve kulu olan Odysseus'u korumak için olduğunu öğreniyoruz. Çünkü Telegonos, büyüyüp babasını ziyaret etmek isteyince, Athena'dan korkan ve iyice korumacı bir anne olan Kirke, kalkan balığı görünümünde olan denizin bilgesi, tanrı Trygon'un zehirli kuyruğunu bir mızrağa takıp oğluna veriyor. Bu mızrak ise Odysseus'un sonunu getiriyor. 

Mitolojinin bittiği kısımdan sonra yazarın hikayeyi bağlamasını aslında ben daha çok sevdim. Penelope ve oğlu Telemakhos, Kirke'nin adasına geliyor ve bir süre orada kalıyorlar. En çok da Penelope'nin hikayesinin mutlu sonla bitmesine sevindim. Çünkü hem bu kitapta hem de mitolojik hikayelerde, son derece güçlü, zeki, becerikli ve bilge bir kadın olmasına rağmen hep oturup Odysseus'u beklemesini çok hüzünlü bulmuştum. Bu kitapta Penelope, Kirke yerine Aiae cadısı olmaya karar verip hayatının iplerini eline almayı ve sonunda içindeki gücü keşfetmeyi seçiyor. Telegonos ise  Telemakhos yerine Athena ile İtalya'da bir krallık kurmaya gidip adadan ayrılmayı seçiyor. Kirke, önce yine yalnızlığa ve umutsuzluğa düşüyor, ama sonra sonunda herkesten önce kendine değer vermeyi seçiyor. Bu sayede Kirke, babası Helios'la bir pazarlık yapıp adadan ayrılmayı beceriyor ve Telemakhos ile sevgili oluyorlar. Biliyorum, Yunan mitolojisi ensest hikayerle, garip aşklarla dolu ama, oğlunun kardeşiyle sevgili olmayı yine de Kirke'ye yakıştıramadım (swh).

Kirke'nin kitaptaki sonu da bence çok yerindeydi. Hikayenin en başına dönüp, Kirke, Glaukos'u tanrıya çevirdiği noktada kendini de hep sevdiği insanlardan birini çevirmeyi umarak sihirli otun özütünü içerken kitabı bitiriyoruz. Zaten kitabın ana konusu da tanrıların kusursuzluğuna ve Kirke'nin kusurlu insanlara zaafına dayandığı için bence Kirke için yazarın hayal ettiği bu son çok oturaklı olmuş. Çünkü ne diyordu Kirke:
"Bir zamanlar tanrıların ölümün zıttı olduğunu düşünmüştüm ama artık her şeyden daha ölü olduklarını görüyorum çünkü hiç değişmiyorlar ve hiçbir şeyi elinde tutamıyorlar." 

Genel olarak toparlarsam, birazcık mitoloji temeliyle ve bazı hikayeler bilinerek okunursa çok keyifli bir kitap olmuş. Tam olarak beklentim ne bilmiyordum ama, ben o kadar övgüden sonra biraz daha çok beğenmeyi bekliyordum nedense. Ama yine de, tüm mitoloji meraklılarına önereceğim bir kitap olmuş. Mitolojiyi eril dilden kurtarmak biraz daha ferah bir hava vermiş. Biraz Aşk-ı Memnu gibi aşkı arayan bir aşk hikayesi de dersek de pek cringe olmaz bence. Bakalım Akhilleus'un Şarkısını da beğenecek miyim?

21 Temmuz 2021 Çarşamba

Loki

 

Source: Polygon


Bölüm sayısı: 6
Yayın yılı: 2021
Benim puanım: 9/10 

Merhaba, ben 10 yaşındayken Bilim Teknik dergisinden paralel evrenler teorisini okuyup arkadaşlarımın kafasını ütülemiş, şimdiye kadar karşıma çıkan tüm zaman yolculuğu ve alternatif evrenler ile ilgili dizileri, filmleri animeleri zevkle tüketmiş, Steins;Gate'i baştan sona iki kez izleyip oyununda da farklı timeline'ların hepsini denemiş o garip nerd. Multiverse ile ilgili Marvel'ın timey wimey stuff Loki serisini doktora tezim kapıya kadar dayanmışken kaçıracağımı sandıysanız yanılmışsınız.Kendisini dizi görmemiş masum köylüler gibi iki gün içerisinde tükettim. Bu dizi bana yer yer Doctor Who eski sezonlarındaki keyfi verdi. Zaman yolculuğu, daha ziyade alternatif evrenler üzerine olan nerdlüğümü yeterince tatmin etti ve Doctor Who'da beklediğim ama alamadığım Female Doctor beklentisini ve fazlasıyla karşıladı. Hepsine tek tek geleceğim. 

Dizide izlediğimiz Loki, End Game'de Avengers'ın zamanda yolculuk yaparak New York savaşından sonraki zamana geldiğinde Teserract'ı alıp kaçma şansı yakalayan bir Loki variant'ı. Yani alternatif bir zaman çizgisinde var olan bir Loki. Fakat bu dizide olanlar sebebiyle yine de tüm Marvel dünyasıyla bağlantılı. Neden mi, çünkü bu dizide olanlar tüm Marvel evreninde olan her şeyi alt üst edip baştan yazacak nitelikte büyük şeyler! Dizide bu kaçıştan sonra Loki bazı TVA (Time Variance Authority) muhafızları olarak kıskıvrak yakalanıyor ve büyünün geçmediği ve zamanın farklı aktığı, zamanın dışında var olan bir boyut olan TVA'ye getiriliyor. TVA, bence sadece Marvel adına değil, genel manada çok ilginç bir yer olmuş.TVA, Time Keepers denilen üç tane tanrısal varlık tarafından korunan ve zamanın olağan gidişine müdehale edenleri elimine eden bir yapı. Çalışanları kendilerine analyst diyen bürokratlar ve ayrıca isimleri olmayan, C-20 gibi kod adlarıyla çağrılan muhafızları var. Bu insanların hepsi Time Keepers tarafından yaratıldıklarını ve kutsal bir görev için var olduklarını düşünüyorlar. Ayrıca Renslayer adında bir yargıçları var, bu düzenin dışına çıkan insanları mahkemeye çıkarıyor ve yargılıyorlar. MCU'nun şimdiye kadar gördüğümüz sacred timeline akışını bu yapı koruyormuş. Avengers'ın zamanda yolculuk yapıp değiştirdiği zaman çizgisi de bu akışın içinde aslında. Zamanın kontrol edilmesi ve bunun kutsal bir görev addedilmesi açısından TVA, bana biraz Discworld'deki History Monks'ların yaşadığı vadiyi anımsattı. Fakat ütopik bir düzen gösterip aslında arka planda başka şeyler dönmesi ise sanki biraz Brave New World'e göz kırpıyor. 

Belki benim kadar bu konuya takık olmayan bazı izleyiciler, sanki TVA hiçbir paralel evrene izin vermiyor gibi algılamış. Fakat benim anladığım, aslında belirli paralel evrenlere izin verildiği ama tıpkı Steins;Gate'de olduğu gibi divergence point yaratacak sınırı geçecek şeylere (nexus) müdehale edildiği oldu. SG'de Suzuha'nın anlattığı gibi bir halatta bir sürü ip var, hepsi aynı yere çıkıyor (aynı sonuca çıkan farklı zaman çizgileri) ama bu iplerden birini ayırıp halatı bölersen ve başka bir halat çıkarırsan bu artık divergence'a yani bu dizideki adıyla nexus'a giriyor. Hatta bunu bir nevi basit matematiksel ifadeyle dizideki yapay zeka Miss Minutes şöyle aktardı (tabii benim de eksik anladığım kısımlar olabilir, farkederseniz ve benimle iletişime geçerseniz, zevkle tartışırım :)):
source: Marvelblog

Özetle bu ana sürekliliğin dışına çıkan ve nexus yaratan herkese Variant deniyor. Bizim Loki de Teserract'ı çaldığı için bu gruba giriyor. Normalde Loki, yargıca göre yok edilmesi gerekirken Mobius (Owen Wilson) adlı bir analyst/ajan Loki'yi başka bir konuda kullanabileceklerini söyleyerek kurtarıyor. Bu Loki, haliyle Thor Ragnarok ve Infinity War gibi karakter gelişimine yardımcı olan olayları yaşamamış hala muzip ve bencil olan Loki. Loki, yani İskandinav mitolojisindeki God of Mischiefs, bana Yunan mitolojisinde, yine muzip bir tanrı olan, yaptığı her şey yanına kalan ve şeytan tüyüyle olaylardan sıyrılan Hermes'i hatırlatıyor. Neyse, bu dizi sadece mitolojiyle köşesinden alakalı olduğu için oraya çok girmeyeyim ama mitolojiye meraklıysanız, özellikle Yunan mitolojisi hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorsanız Mitolojik İnciler podcastını şiddetle tavsiye ederim: 

Reklamlardan sonra devam edelim. Bu dizide ise aslında bozmasaydı yaşam çizgisinde neler yaşayabileceğini bir videoda izleyip öğrenen Loki, tamamen değişiyor ve samimi bir şekilde Mobius'a yardım etmeye karar veriyor. Tabii, muziplikler tanrısı muzipliğini tamamen bırakır mı, hayır. Yine arka plandaki motivasyonu, TVA'in arkasındaki güç bu Time Keepers'ı görmek ve bir an önce TVA'den kurtulmak. Çünkü muzipliği ve zekasıyla Loki, ütopik gibi görünen bu kutsal evrende bir bit yeniği olduğunu çözüyor. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Owen Wilson ve Tom Hiddleston arasındaki kimya harikaydı. Hele Tom Hiddleston, MCU'da aşırı bayılmasam da bu dizide benden bir fan girl'lük kopardı. O nasıl bakmak, o nasıl ağlamaktır. Yavru köpek gibi bir adam asjaksjajs. Bizim Loki'yi kullanmak istedikleri olay meğerse yine başka bir Loki variantı olan ve amacı TVA'yi yok etmek olan Sylvie'yi yakalamakmış. Loki'nin kadın variantı olan Sylvie, tüm hayatını çocukluğundan beri TVA'den kaçmakla geçiren travmatik bir karakter. Kaçarken kıyamet anlarına sığınıyor, çünkü kıyamet anlarında nexus yaratamıyor ve ne yaparsa TVA'nin gözünden kaçabiliyor. Bunu kendini bilen bizim Loki farkediyor ve Sylvie'yi 2044'teki bir kıyamet senaryosunda bulabiliyor. Fakat bizim Loki'ler bir şekilde birbiriyle takım olup TVA'den kaçıyorlar. Sylvie, bana Doctor Who'da alamadığım Female Doctor keyfini fazlasıyla verdi, harika bir Loki olmuş. Lokiler arasındaki bağ ile aslında bir aşk hikayesi de izlemiş olduk. Ultra bir narsist olan Loki'nin (Mobius'un dediğine göre sesmik bir narsisizm), Sylvie'ye yani kendinin farklı bir variantına aşık olması bana çok doğal ve mantıklı geldi aslında. Hatta bir romans olarak beğendim bile. Bence Freud da görse aşırı keyiflenirdi :). 

source: insider.com

Loki ve Sylvie aralarında bir bağ kurulunca yenilmez oluyorlar ve TVA'yi altüst edip Time Keepers'ın aslında sahte androidler olduğunu açığa çıkarıyorlar. Ayrıca Sylvie'nin düşünce okuma gücüyle de TVA'deki tüm insanların aslında variant olduğunu öğreniyoruz. Çünkü Sylvie, bizim Loki gibi ilüzyon büyüsü yapamıyor, ama enchantment adını verdiği bir güçle insanların düşüncelerini ve bedenlerini kontrol edebiliyor. Bu noktada, Renslayer karakteri de ilginçti. Çünkü Sylvie'yi çocukluğundan beri tanıyor ve Time Keepers'ın sahte olduğunu öğrenmesine rağmen yine de kutsal bir amaç için varolduğuna inanmak için ısrar ediyor. Renslayer, Mobius'a ek olarak bizim Loki'yi de elindeki pruning aletiyle yok ediyor. Fakat Sylvie bu işin peşini bırakmıyor ve aslında yok edilen variantların ölmediğini (hatta net bir şekilde yok edilemeyeceğini) ama onların zararsız olabilecekleri zamanın bittiği bir boyuta (the Void) gönderildiğini öğreniyoruz. Hala Time Keepers'ın sahte olmasının şokunu atlatamayan ve şu ana kadar hayatını mahveden kişiden intikam almak isteyen Sylvie, Loki'yi takip edip kendi kendini prune ediyor ve void'e gidiyor.  Böylece zurnanın zort dediği bölüme geliyoruz.

Void bölümü harikaydı. Burada Classic Loki, Child Loki ve Timsah Loki (!) de dahil olmak üzere pek çok Loki variantıyla tanışıyoruz. Bence en cool'u yaşlı olan Classic Loki'ydi. Bana Peter Capaldi'nin Twelfth Doctor'unu anımsattı biraz. Void, Alioth adı verilen bir dumanlı gölge canavarı tarafından korunuyor ve gönderilen variantların kaçmasını da bu canavar neredeyse imkansız hale geliyor. Fakat Mobius, Sylvie ve tüm Lokiler bir araya gelince bu imkansızı aşmayı başarıyorlar. Alioth yok edilince arkasındaki bir şatoda yaşayan ve bu olayların arkasındaki asıl kişiyle, yani He Who Remains'le tanışıyoruz. He Who Remains, çizgi romanlarda da  yer alan bir karakter, (conquerer) Kang imiş. Çizgi romanları okumadığım için sadece bu diziden yorum getireceğim. 

Kang bize, aslında 31. yüzyılda yaşayan bir bilim adamı olduğunu ve paralel evrenleri keşfedip hepsinin tek bir zaman çizgisinde birleştirilebileceğini farkettiğini anlatıyor. Fakat kendisinin tüm variantlarının iyi olmadığı için ve bu evrenleri ele geçirmek için Multiverse War'u başlatmışlar. Kendisinin variantları arasındaki en iyi kişi olduğunu, Multiverse War'u sona erdirmek için TVA'yi kurduğunu iddia ediyor. Yani, TVA aslında Kang'ın Multiverse War'ı başlatmasına sebep olacak olayları sonladırmakla görevli, divergence point ise buna göre çiziliyor.  Kang, Sylvie ve Loki'ye iki seçenek sunuyor. Ya Sylvie intikamını alabilecek ve Kang'ı yeni bir Multiverse Savaşı'na sebep olma pahasına öldürebilecek ya da Loki ve Sylvie kontrolü ondan devrealabilecek. Bu noktada, bizim yeterince olgunlaşmış olan Loki'miz (kıymetlimisss), Sylvie'yi adamı öldürmemesi konusunda ikna etmeye çalışıyor. Diyor ki "I just want you to be okay", yani sadece "bizim" iyi olmamızı istiyorum. Bak sen bizim aşık narsistimimize... Fakat hayattaki tek amacı intikam olan Sylvie, buna karşı çıkıp Loki'yi alt ediyor ve Kang'ı öldürüyor. Sylvie, gördün mü bak ne yaptın:


source: unknown

Senin yüzünden şimdi tüm bu filmleri izlemek zorunda kalacağız. Yani, Sylvie Kang'ı öldürerek Marvel için bambaşka dünyalara kapılar açıyor. Olasılıklar sonsuz. Zaman akışı linear olmadığı için, TVA'in kurulumu da Kang'ın ölümüyle engelleneceğinden geçmişte TVA'in müdehale ettiği olaylar da değişebilir. Yani geçmişteki olayların da değişmesi ve farklı paralel evrenlere çıkması çok olası. Zaten TVA'de Infinity Stone'ların kitap desteği olarak kullanılması yeterince şok ediciydi. Şimdi açılan bu sonsuz paralel evrenlerde kim bilir neler göreceğiz. Sylvie'nin bu cinayetinden sonra Sylvie tarafından bir boyut kapısıyla zoraki TVA'ye gönderilen Loki, orada Mobius'u ve diğerlerini uyarmaya çalışıyor ama onu tanımıyorlar bile. Son bölümü de TVA'deki Time Keepers heykellerinin Kang'in evil variantlarından birinin heykeliyle değiştiğini gösteren sahneyle bitiriyoruz.

Bu yolda açılan gelecek filmlerinden, en merak ettiğim film bir Doctor Strange filmi olan Multiverse Madness. Doctor Strange, Wanda ve Loki'nin olduğu bir film olursa da tadından yenmez bak. I have a dream!

Not: Bu postu blogumu okuduğundan bile emin olamadığım, fakat artık "variant" kelimesini duyunca Coronavirus'ü değil de, Loki'yi düşünen sevgili akustikinsan'a adıyorum :)