distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2022 Salı

Andor

 



Yayın yılı: 2022

Bölüm sayısı: 12

Benim puanım: 9.5/10

Neredeyse sıfır beklentiyle başlayıp her anıyla müthiş bir dizi izleme keyfi yaşadığım Andor dizisinden bahsetmek istiyorum. Çünkü hala dizinin fazlasıyla underrated olduğunu düşünüyorum. Harika bir dizi yapmışlar! Dizi Skywalker'ların aile trajedisinden kopup tamamen Star Wars evreninin politik yönüne, bilinmeyen insanların hikayesine ve Rogue One'a temel oluşturacak dikdatörlüğe karşı başlatılan bağımsızlık savaşına, isyancı birliklerin nasıl oluştuğuna odaklanmış. Rogue One'dan tanıdığımız Cassian Andor karakterinin etrafında şekillenen her sahnesi dolu dolu, çok güzel mesajlarla ve hislerle donatılmış müthiş bir dizi çıkmış meydana. Bunu ışın kılıçları, Stromtrooperlar ve patlayan silahları göze sokmadan sadece gerilimi vererek yapmaları, ayrıca takdir edilesi. Yılın dizisi desem abartmış olmam sanırım.

Pek bir politik donanımım olmadan belki yapacağım bu inceleme yavan olacak. Fakat Disney+'da olmasına bazen şok olduğum, epey sol politik görüşe ait mesajları bu dizide gördüm. Buna maden/petrol için sömürülen gezegenler, direkt ABD'deki mahkumların hapishanede yaşadıkları insanlık dışı muameleye gelen eleştiriyi Narkina 5 hapishane bölümlerinde görmemiz, polisin (hikayedeki imparatorluk güvenlik güçlerinin) kullandığı dengesiz güç, yine Latin Amerika'dan ABD'ye kaçak yollarla giren mültecilere gelen eleştiriyi Cassian'ın Niamos'taki tutuklanma sahnesinde izlememiz, işçi sınıfının sömürüsü ve son bölümde gördüğümüz işçi sınıfının açık isyanı ve başkaldırısı da dahil. 

Bunun dışında diğer Star Wars serilerinde pek de görmediğimiz her gezegenin kendi kültürü ve geleneklerinin olması çok güzel bir detaydı. Misal Aldhani'nin keltlere özgü geleneklerle bilimsel olarak basit şekilde bir meteor yağmuru şeklinde açıklanan bir gök olayını, nasıl dini bir bağlamda kutladığını gördük. Aldhani sahnelerinin İskoçya'nın highlands'lerinde çekilmesi ise güzel bir gönderme olmuş. Sonrasında ise tam bir işçi sınıfı gezegeni olan Ferrix'te son derece geleneksel bir cenaze töreni izledik. Tam da o işçi sınıfının doğasına yakışacak şekilde ölen insanların küllerinin bir kiremit haline getirilip bir duvara monte edildiğini gördük. Another brick on the wall... Diziye dair o kadar güzel ve derin detaylar var ki sanırım yaza yaza bitiremeyeceğim. O yüzden hikayeye geçelim:

Aslında hikaye biraz basit ama bunun derinliğini o kadar güzel vermişler ki, dopdolu bir dizi olmuş. Cassian karakterinin, apatik, kendini düşünen ve tüm donanımlarına rağmen birlik savaşını umursamayan bir bireyden nasıl tam bir isyancıya dönüştüğünü ilk sezonda çok güzel işlediler. Cassian, ilk bölümde öğrendiğimiz kadarıyla çocukken Kenari adında teknolojiden uzak bir gezegende yerel ailesiyle yaşarken gezegendeki madenleri sömürmek için gelen imparator birlikleri yüzünden tüm halkının katledildiğine şahit oluyor. Maarva karakteri ki 60 yaşlarında bir kadın olmasına rağmen gördüğüm en badass karakterlerden biri oldu kendisi, Cassian'ı bir isyan halinde yapayalnız imparatorluk gemisine saldırırken bulup evlat ediniyor. Aslında Maarva'nın üvey annesi olması, Cassian'ın Death Star'ın blueprintlerini çalacak kadar aktif bir isyancı olacağı karakter gelişiminde çok önemli bir kilit nokta. Ayrıca Maarva ve Cassian'ın kan bağı olmamasına rağmen ekranlarda gördüğüm en güzel anne-oğul ilişkisini canlandırdıklarını da söylemeden geçemeyeceğim. Klişe dizilerde aşıklara söyletecekleri en güzel sevgi sözcüklerini bu dizide Maarva'nın ağzından oğlu olarak gördüğü Cassian'a söylendiğini duyduk. Misal:

Maarva Andor: Take all the money you've found and go and find some peace.

Cassian Andor: I won't have peace. I'll be worried about you all the time.

Maarva Andor: That's just love. Nothing you can do about that. I've never loved anything the way I love you, and I've never fretted on anything more, but this time... you can't stay, and I can't go. Tell me you understand.

Cassian Andor: I don't.

Maarva Andor: You will. You'll see.

ve Maarva'nın final bölümde Cassian'a ilettiği ve beni epey ağlatan "Tell him I love him more than anything he could ever do wrong" repliği-Of, diyorum sayın seyirciler... Bu arada Maarva, Harry Potter filmlerinde Petunia Dursley karakteriyle tanıdığımız Fioana Shaw tarafından çok güzel canladırılmış:

Maarva, Cassian ve Bee (source: empiremagazine)

İlk bölümde Cassian'ın Kenari'de ayrı düştükleri ve hala hayatta olduğunu düşündüğü kız kardeşini ararken iki tane imparatorluk güvenlik gücünü "yanlışlıkla" öldürmesiyle başladığı kaçış macerasını görüyoruz. Başı belada olduğunu anladığı için Cassian kaçmak için, imparatorluktan çaldığı bir starship parçasını eski sevgilisi ve Ferrix'ten arkadaşı Bix aracılığıyla bir alıcıya satmak istiyor. Ve alıcı olarak serinin diğer en badass karakteri Luthen ile tanışıyoruz. (Buradan Stellan Skarsgard'ın oyunculuğuna tekrar şapka çıkarıyorum). Aslında Luthen'in amacı Cassian'ı direniş birliklerine katmak, fakat o sırada hala bencil emellerle hareket eden Cassian'ı yürekten bu direnişe ikna etmek kolay değil. Bu yüzden Luthen, ilk aşamada ikna için paranın gücünü kullanıyor. Cassian'a eğer onun bir işini yaparsa ve başarılı olursa yüklü bir miktar para vereceğini söylüyor ve bunun garantisi için Luthen'in eski bir jedi knight olabileceğine dair teorilerin internette türemesine sebepl olan bir Kyber kristalini Cassian'a veriyor. Sırf ilk bölümde Luthen'in Cassian'a "senin ufak isyanının eğer birlik olmadığımız sürece hiçbir şeye faydası yok. Eğer gerçekten bu haksızlığı çözmek ve dikdatörlüğü yıkmak istiyorsan birlik olmamız ve kafa kafaya verip daha büyük değişim getirecek şeylere odaklanmamız" tarzı repliğinin olması bile dizinin kalitesini ortaya koymuştu aslında... Böylece ilk arc'ımız olan Aldhani soygunu başlamış oluyor. Luthen, imparatorluğa bir darbe vurup isyancıların ilk mesajını göndermek için Aldhani gezegenindeki imparatorluk darphanesinin soygununu planlıyor. Burada Cassian; Vel, Cinta, Nemik gibi diğer isyancı birliklerle tanışıyor. Vel, Coruscant'ta zengin bir kızken isyana katılmış bir idealistken, partneri Cinta ise çok daha katı, iş bitirici ve çoktan isyanın içinde olan bir kadın. Aralarındaki en genç ve en sempatik eleman Nemik ise hepimizin gönlünü kazandı. Meteor yağmurundan faydalanarak soygundan sonra Aldhani'den kaçısın koordinatlarını hesaplayacak kadar keskin bir zihine sahip olan, 17 yaşındaki Nemik, ayrıca tam bir idealist. Tam bir genç, idealist solcu portresi çizen ve zehir gibi akıllı olan Nemik, bize yazdığı manifestosunu miras bırakıyor. Biraz Nemik'in manifestosuna göz atalım: "The imperial need for control is so desperate because it is so unnatural. Tyranny requires constant effort. It breaks, it leaks. Authority is brittle. Oppression is the mask of fear... One single thing will break the siege. Remember this. Try". Yoda'nın “Do or do not. There is no try.” repliğine karşın Nemik manifestosunda bolca "try" diyor. Çünkü Yoda ve Luke'un aksine Andor ve diğer isyancı birliklerin, işçi sınıfının ve sıradan halkın güvenebilecekleri içsel bir mistik ve telekinezi gücü yani Force'u yok. O yüzden onlar başarmak için önce denemek zorundalar... Nemik ve diğerlerinin fedakarlıklarıyla başarıyla tamamlanan Aldhani isyanından sonra Cassian yine isyana ve birliğe çok ikna olmamış olacak ki annesi Maarva'ya veda edip aldığı paraları alıp kayıplara karışıyor.


Mon Mothma, Deedra ve Kleya'ya burada ayrı bir parantez açmak istiyorum. Mon, klasik liberal bir politikacı portresi çizse de Coruscant'taki Chandrilanların yaşamına ve geleneklerine dair bize ayna tuttu. Mon, Chandrilan geleneklerine göre 15 yaşında gıcık kocası Perrin ile evlendirilen ve yine gıcık ergen kızı Leida ile zengin evinde lüks içinde yaşayan, kimsenin sıkıcı konuşmalarını dinlemediği liberal bir senatör. Fakat bu dışarıya yansıttığı imajı. Aslında Mon, isyancı birlikleri Luthen aracılığıyla finanse ederek güzel giysilerinin, abartılı davetlerin arasında hem bir casus isyancı hem de bir anne olarak kendi savaşını veriyor. En son bölümde, banka hesaplarındaki açıklığı örtbas etmek için hem kocasını kumarla suçlayarak hem de karşı olduğu Chandrilian geleneklerine göre kızını nişanlayarak ailesini feda etmek zorunda kalıyor. Deedra Meero ise Mon'un aksine, erkek egemen imparator sisteminde tutunmaya çalışan içselleştirilmiş patriyarkasıyla tam bir nazi subayı olan bir kadın. Imperial Security Bureau (ISB)'ya Andor ve Luthen'in isyancı hareketlerine dair bir sürü kanıt getirerek kendi içinde içselleştirilmiş faşizmini ve idealizmini yaşıyor. Yine Cassian'la kafayı bozan Syril weirdo'suyla çok garip bir ikili oldular, 2. sezonda dinamiklerini merakla izliyor olacağım. Son olarak Kleya parantezine gelirsek, Kleya Luthen'in antikacı dükkanında undercover olarak beraber çalıştığı ve isyancı operasyonlarını yönettiği iş partneri. (Yoksa padawan'ı mı demeliyiz?). Kleya, aslında Luthen'den de gaddar ve radikal bir isyancı. Bu açıdan Mon'un kuzeni çıkan Vel ile bir tezat oluşturuyorlar.

2. arc'a gelirsek, bir plaj gezegeninde sadece yanlış yerde, yanlış zamanda olduğu için tutuklanan Cassian'ın Narkina 5'daki hapishane sürecini izliyoruz. Aslında bu arc, Cassian'ın isyana karşı bakış açısını tamamen değiştiriyor. Narkina 5, tutuklanma sebebinden bağımsız tüm mahkumları insan haklarına tamamen saygısızca hapsederek ölümüne çalıştırarak Death Star'ın parçalarının inşa edildiği bir hapishane. Buradaki şartları gören Cassian, hapishanedeki isyanda başrol oynuyor. Çalışma şefi Kino'ya diyor ki “I’d rather die trying to take them down than die giving them what they want.” Böylece Kino'yu (Gollum rolünden tanıdığımız Andy Serkis'in  oyunculuk dersi verdiği karakter) ikna ederek hapishanedeki herkesi başkaldırıya yönlendiriyor ve sonunda hapishaneden epik bir şekilde kaçıyorlar. "One Way Out" isimli 10. bölüm bu açıdan cidden dizinin zirvesiydi. Hem Narkina 5'da başlatılan isyan, hem de Luthen'in bölüm sonundaki müthiş tiradı bu zevki bize tatttırdı. Luthen reyizin tiradı için tıklayın:

3. ve son arc'ta ise Maarva'nın cenazesinin gerçekleştiği Ferrix'te, Mon ve Kleya hariç tüm ana karakterler biraraya geliyor. Manidar olarak işçi sınıfının yaşadığı Ferrix'te halkın en açık isyanın temeli atılıyor. Aslında Dedra, Luthen, Cinta ve imparator birliklerinin hepsinin Ferrix'te biraya gelme sebebi, Maarva'nın cenazesine gelmesini bekledikleri Cassia'nı farklı sebeplerden dolayı kapana kıstırmak. Fakat Cassian, halkının yardımıyla Bix'i hapishaneden kurtarırken gözlerden saklanabiliyor. Bu sırada Maarva'nın Bee tarafından projekte ediliği hologramının yaptığı konuşma Ferrix halkını gaza getiriyor ve bir isyan başlıyor. İsyanı başlatan ilk hareketin, Brasso'nun elindeki Maarva'nın küllerinden yapılmış kiremitle bir stormtrooper'u haşat ederek olması ise ayrıca manidardı. Maarva resmen küllerinden doğmuş gibi oldu. Ferrix'teki isyandan sonra Cassian'ın Luthen'e "kill me or take me" şeklinde kendini dönüşümünü tamamlamış tam bir isyankar olarak sunmasıyla da sezonu bitirmiş olduk. Bu blog postunu yine Maarva'nın sözleriyle,  Cassian'ın, Aldhani'den, Niamos'a, Narkina 5'ya ve tekrar memleketi Ferrix dönerek yaşadığı kişisel gelişimini anlatarak bitirmek istiyorum. “Tell him none of of this is his fault. It was already burning. He’s just the first spark of the fire. Tell him he knows everything he needs to know and feels everything he needs to feel. And when the day comes, and those two pull together, he will be an unstoppable force for good. Tell him I love him more than anything he could ever do wrong.”  Teşekkürler, Tony Gilroy.

22 Kasım 2022 Salı

Made in Abyss (Season 1 & 2)

 



Yayın yılı: 2017-2022

Bölüm sayısı: 13 + 1 ova filmi + 12

Benim puanım: 8/10

Merhabalar uzun bir aradan sonra  ilginç bir anime incelemesiyle karşınızdayım. Made in Abyss'e, konusu itibariyle bakarsak, uzak bir adada "abyss" adında derinliği henüz keşfedilememiş bir çukur oluşuyor. Bu çukurun her katmanında ayrı bir ekosistem ve eski uygarlıklardan kalma türlü türlü hazineler var. Bu hazineleri araştıran arkeologlar, ya da mağara avcıları çukurun etrafına zengin bir şehir kuruyor. Fakat çukurun alt katmanlarına inmek değişik yaratıklar ve bitkiler açısından tehlikeliyken, ne kadar derine inilirse abyss'in laneti yüzünden dönmek daha da zorlaşıyor. Ünlü bir mağara avcısı olan Lyza, 10 yıldır geri gelmeyince, onu bulmak isteyen yetimhanedeki ufak kızı Riko, alt katmanlardan geldiği düşünülen robotumsu bir çocukla (Reg) annesi Lyza'yı aramak çukurun en dibine giden bir maceraya girişiyor. Riko ve Reg, her katmanda yeni bir gizemle karşılaşırken bu yolculuk, bir nevi içsel yolculuğa dönüşüyor.


Herkesin tersine ilk sezonun ilk bölümleri daha çok sevdim. Çünkü gizem çok yüksekti ve sonuna doğru inanılmaz şeylerle karşılaşacağımı düşündüm ama beklediğim kadar matah bir şey de çıkmadı (henüz). Özellikle iki sezon ortasındaki filmdeki 5.katmanda karşılaştığımız beyaz düdüklerin sırrı, Prushka karakteri ve The Sovereign of Dawn arkından sonra 6. katmandan çok şey bekliyordum. Fakat buna rağmen ana hikayeye çok fazla da hizmet etmeyen, Lyza'nın akıbetini  hele hiç açıklamayan koca bir filler'dı 2. sezon. 2. sezonda hollow'ların kurduğu bir köye odaklandık; abyss'in derinlerine seyahat eden bir grup umutsuz insan ve aralarındaki tek  çocuğa hollow doğurtup bu ceninlerin etini abyss'in lanetinden korunmak için yiyen, etik dışı bir sürü şeye imza atan bir köy ahalisi ve onların sonunu getiren epey cringe Faputa karakterini izledik durduk. Riko ve Reg bile neredeyse yan karakter kaldı hikayede. En sevdiğim Nanachi karakteri de bir süre Belaf'a esir olduğu için hikayenin dışına atıldı. 2. sezon sonunda Nanachi gibi Faputa da genel ekibe katıldı, sanırım ana hikayeye tek katkısı bu oldu. 
Hikayeye karşı diğer genel negatif feedback'im ise dram yaratmak için sürekli çocukların, özellikle kız çocuklarının psikolojik, seksüel ve fiziksel suistamalini defalarca ve defalarca göstermeleri. Sadece bir karakter olsa, muhtemelen böyle rahatsız olmazdım ve ya da en azından hikaye için oturaklı bulurdum. Fakat benzer hikayeler Nanachi, Mitty, Prushka, Veuko ve Irumyuui üzerinden sürekli tekrarlanınca biraz abes buldum açıkçası. Bu kadar suistimal olmadan ve tekrarlanmadan da genel mesaj verilebilirdi diye düşünüyorum.

İki sezon ve bir uzun film boyunca çok fazla olay olduğu için bu blog yazısında özellikle karakterlere odaklanmak ve bazı bullet point'leri belirtmek istiyorum.
 
Karakterler: 
Riko: 12 yaşındaki Riko, ünlü mağara avcısı Lyza'nın Abyss'in derinliklerinde doğan ve yetimhanede büyüyen kızı. 2. katmanda karşılaştığımız white whistler Ozen'den öğrendiğimiz kadarıyla, aslında Riko lanet yüzünden ölü doğmuş, fakat lanet koruyan bir relic cihazına bedeni yerleştirince tekrar kalbi atmaya başlamış. Gözlerindeki bozukluk dışında Riko'da mucizevi bir şekilde lanetin pek bir görünen etkisi kalmamış gibi. Fakat ilerleyen sezonlarda muhtemelen Riko'nun Abyss'in blessinglerinden biri olduğunu öğreneceğiz. İlk bölümlerde tüm merağı, garip nerd'lükleriyle en sevdiğim karakter kendisi oldu. Fiziksel güçsüzlüğüne rağmen epey crafty biri kendisi, ayrıca her zaman maceranın ve bilinmeyeni öğrenmenin peşinde koşuyor. Bu sebeple ki Reg'i ilk bulduğunda ele vermek yerine bir bilim insanı edasıyla iyice inceliyor. Sonrasında ise Reg'in onun hayatını defalarca kurtarmasıyla perçinleşen güçlü bir bağ oluşuyor aralarında.

Reg: Reg, Abyss'in derinliklerinden gelen fakat Riko'yu üst katmanlarda bir yaratıktan  robotik elinden fırlattığı lazer ışınıyla kurtardıktan hafızasını kaybeden biyonik bir çocuk. Kolları metrelerce uzayabiliyor. Robotik kolundan Abyss'in fiziksel kurallarını bile aşan bir ışın fırlatabiliyor. Fakat ne zaman bu lazer silahını kullansa 10 dakika içinde bayılıyor ve 2 saat boyunca baygın kalıyor. O yüzden her zaman bu silahını çok işlevsel olsa da kullanamıyor.

Reg'in üst düzey bir relic de olduğu düşünülüyor. Riko ile aralarında çok güçlü bir bağ var. Hafızasındaki flashbacklerden de görüyoruz ki aslında Lyza'yı da tanıyor. Anılarından birinde Faputa'ya "haku"sunu yani varlığına hitap eden en değerli şeyi bulmak için üst katmanlara gitmek zorunda olduğunu söylüyor. Bunun muhtemelen Lyza'ya verdiği bir sözle alakalı olduğunu düşünüyorum. Tüm sezon boyunca hollow köyü ve Faputa yerine aslında 2. sezondan bunları öğrenmek isterdim ya, neyse...

Reg, hafızasını kaybetmiş olmasına rağmen son derece empati sahibi ve iyi kalpli bir çocuk. Zarar vermeyi hep reddediyor ama haksızlıklara da içgüdüsel olarak karşı çıkıyor.

Nanachi: Gelelim en sevdiğim karakter, peluş tavşanımız Nanachi'ye. Nanachi bir hollow, yani 6. katmana gidip geldikten sonra insanlığını kaybedip başka bir forma (bu durumda ciddi manada peluş tavşana :)) dönüşmüş bir kız çocuğu. The Sovereign of Dawn ve şerefsiz Bondrewd karakterinin 5. katmana getirip üzerinde deneyler yaptığı yetimlerden biri. Bu çocukların bazıları laneti test edilmek için kullanırken, bir kısmı ise white whistle, yani en üst düzey mağara avcılarının kullandıları kutsal beyaz düdüklere dönüştürülüyor. Düdüğe dönüşen!? çocukların ruhları hala orada hapsolmuş şekilde kalıyor.

Nanachi, laboratuvarda geçirdiği sürede Mitty adında başka bir kızla bir arkadaşlık kuruyor ve Bondrewd onların arasındaki bağı test etmek için Mitty ve Nanachi'yi 6. katmana bir tüp asansör ile gönderiyor. Mitty, bilinçsiz  fakat ölümsüz et yığını bir yaratığa dönüşürken Nanachi Mitty'nin lanetin çoğunu absorbe etmesi sayesinde bir tavşan kürküne sahip oluyor ama bilincini tamamen koruyabiliyor. Daha sonra Nanachi, Mitty'yi laboratuvardan alıp kaçıp yıllarca gözden uzakta kendince bir yaşam kuruyor. Bu sırada Mitty üzerinde bir şeyleri test ederek bir sürü ilaç üretiyor. Bu sayede ki 4. katmanda Riko'nun enfekte olmuş kolunu ve dolayısıyla hayatını da kurtarabiliyor.

Nanachi son derece zeki, empatik, güvenilir ve fedakar biri. Mitty'ye olan özel düşkünlüğüne rağmen 2. sezonda ondan vazgeçip Riko ve Reg'i kurtarmaya koşabiliyor.

Prushka: Bu karakterle ilk sezon ve ikinci sezon arasında geçen OVA filminde yani Fukaki Tamashii no Reimei'de tanışıyoruz. Prushka, 5. katmanda yaşamını geçiren Bondrewd'ün evlatlık kızı. Zavallı kıza aralarındaki baba- kız bağına rağmen Bondrewd, etmedik işkence bırakmıyor. En sonunda kendine yaptığı bir silaha Prushka'nın kalbini koyuyor. Normal şartlarda ölmesi gerekirken Riko'yla Prushka'nın kurduğu bağ Prushka'nın bir white whistle'a dönüşmesine yardımcı oluyor. Faputa, Prushka'nın düdük halindeyken de sesini duyabildiği için onu Hollow köyünde iyice traşlanıp, son şekline ve tam kapasitesine ulaşabileceği robota veriyor. Tekrar biraraya geldiklerinde Riko, Prushka'yı üflediğinde aslında Reg'i activated moda sokabildiğini keşfediyor. Önce Reg'in kaskı, sonra robot ünitesindeki kolları beyaz rengini alıyor ve  böylece Reg tüm robotik özelliklerini full kapasitesinde  kullanabiliyor.
 
Vueko:  Vueko 2. sezonda 6. katmana yolculuk eden bir grup umutsuz insandan biri. Vueko'nun çocukluğunda sürekli olarak cinsel istismara maruz kaldığını biliyoruz. Bundan olacak ki yetişkin yaşlarına erişince Abyss'in derinliklerindeki altın şehire erişmek için hiç tereddüt etmiyor.  Gruptaki Wazukyan, Belaf ve Majikaja gibi diğer karakterlerden ayıran şey yüksek empati yeteneği ve yerel halktan buldukları bir çocuk olan Irumyuui ile aralarındaki güçlü bağ. Vueko bu bağı yaşamındaki en önemli şey olarak görmeye başlıyor.

Irumyuui: Animede dramın bokunun çıkarıldığı karakter bu bence. Irumyuui, Abyss'e inerken Vueko ve ekibinin karşılaştığı yerel halktan bir çocuk. Kısır olması sebebiyle lanetli görülüyor ve halkı tarafından dışlanıyor. Bu sebeple Irumyuui kendini hep eksik hissediyor. Fakat Vueko'ya çok çabuk ısınıyor ve zamanla ikili arasında anne-kız bağına benzer bir ilişki gelişiyor. Taa ki herkes su kaynaklarındaki bir parezitten dolayı bedenlerini deforme eden, ölümcül bir ishale yakalanana kadar...
Gruptaki Wazukyan sinsisi, Abyss'in gözlemcisi olan robotik Interference Unit sayesinde dilekleri gerçekleştiren relic bazı yumurtalar buluyor ve bu yumurtayı aralarında tek kullanabilecek çocuğun Irumyuui olduğunu ve bu çocuğun hepsini kurtarabileceğini iddia ediyor. Vueko'yu bu yumurtanın Irumyuui'nin en derin dileğini gerçekleştireceğini söyleyeyerek ikna ediyor. Bu relic yumurtalar Irimyuui'yi hollow'ların dönüşüm aşamasındaki gibi önce garip bir et yığınına dönüştürüyor ve sürekli bu formda Irumyuui doğum yapmaya başlıyor. Fakat doğurduğu tüm hollow çocuklar birkaç saat içinde ölüyor. Acı içinde çocuklarının yasını tutan Irum (tam ismini yaza yaza yoruldum valla), daha çok hollow doğurmaya devam ediyor. Nedenmiş, bu çocuk kısır olduğu için dışlandığından en büyük dileği buymuş. Bitti mi hayır! O sırada Vueko da ishale yeniliyor ve hastayken Wazukyan ona bir et çorbası içiriyor ve bu çorba sayesinde Vueko ve tüm köy halkı hızla iyileşmeye başlıyor. Çorbadaki et neymiş, öğreniyoruz ki Irum'un hollow bebeklerinin etiymiş! Yuh artık, hasta ruhlu mangaka diyorum!!!

Neyse Irumyuii'nin çilesi yine bitmiyor. Tüm köy ahalisini kurtuluşa götürecek ve lanetten korunacak bir noktaya götüyor devasa hollow haliyle ve burada Irum ile bütünleşen ve haku'sunu ödeyen tüm köy halkı form değiştiriyor ve hollowlara dönüşüyorlar. Bunu reddeden Vueko hariç.. O ise Wazukyan tarafından Irumyuui'nin beyni olacak sinyallerin olduğu vantuzlu çukara hapsediliyor. Bu sırada yine Irum'un avcı yaratıkları yemesiyle korunan köyde, köy halkı yine Irum'u sömürmeye devam ediyor. Ta ki Irum son çocuğu, yani Faputa'yı doğurana kadar...

Faputa: Irumyuii'nin çocukluğuna çok benzeyen Faputa, Irum'un son çocuğu ve köy halkından almak istediği intikamın meyvesi. Faputa tilkiye benzer bir kuyruğa ve pençelere sahip yarı hollow, yarı insan ölümsüz bir kız çocuğu. Hayattaki tek amacı annesinin intikamını almak. Fakat Reg ile karşılaşınca (Reg hafızasını kaybetmeden önce) hayata bakış açısı ve hayattan bulduğu anlam değişiyor. Fakat Reg'e aşırı takıntılı, toksik bir ilgisi var. Reg hafızasını kaybetmeden önce, Faputa'ya köye girmesi için yardım edeceğine söz vermiş. Günümüzdeki Reg ise ne Faputa'yı ne de bu sözü hatırlıyor...

Nanachi, sezon ortalarında bir yerde, gereksiz bir şekilde Belaf'a esir olan Mitty'nin bir klonuyla karşılaşıyor. Onunla olabilmek için Nanachi de esareti kabul ediyor. Belaf ise Nanachi'yi serbest bırakmanın karşılığı olarak Faputa'nın vücudundan bir parça istiyor (what a plot device diyorum :P). Faputa ise sözünü tutması karşılığında pençelerinden birini Reg'e veriyor. Sonra bu sebeple sezon sonunda Faputa, köy halkının haklı olarak ağzına sıçıyor. En son hepsini yiyerek annesinin intikamını alıyor. Vueko da ölerek vicdan azabından ve ızdırabından kurtuluyor. En sonunda bizim ekip Faputa'yı da aralarına katıp yoluna devam ediyor...

Saykedelik öğeler: 

Bu anime bana ışıl ışıl renk paletine rağmen kapkaranlık hikayesiyle biraz Puella Magica Madoka'yı anımsattı. Çok değişikli saykedelik ve rahatsız edici öğeler var; garip peluş hayvanlara ve yaratıklara dönüşen deforme olmuş insanlar, kesip biçerek işkence edilen çocuklar, göbek deliğinden bıçak sokulması, sürekli bebek doğuran yaratık çocuk, lanetle et yığınına dönüşen çocuklar, sürekli rahatsız edici ve gore sahneler bol bol mevcut.

Trigger warning: 

Özellikle vejetaryen ve veganları tetikleyebilecek bolca et yeme sahneleri var. Her yaratığın ve hatta garip ceninin etini yiyorlar.

6. katman gerçeği:
Çok beklediğimiz 6. katmanın girişinde insanlığını kaybedip deforme olan insanlarla dolu bir köyle karşılaştık. Fakat bu deformasyonu bir bedel olarak görüp hayatına görece iyi şekilde devam edebiliyorlar. Köyün genel işleyiş sistemi ise bu Irumyuui'nin kolları ya da vantuzları  olan "balancing system". Her şeyin bir bedeli var. Yani Fullmetal Alchemist'teki simya kuralı gibi eşit takas prensibi. Sanırım bu da biraz Budizm inanışına dayanıyor.  Bir nevi karma...

Bunun dışında hala Riko'nun annesi Lyza'ya ulaşamadık. Sanırım bir 7. katman da karşımıza çıkacak ve Lyza asıl orada olacak...

31 Ocak 2022 Pazartesi

The Man in the High Castle: Season 1

 


Yayın yılı: 2015-2019

Bölüm sayısı: 4 sezon x 10 bölüm

Benim puanım: 8.5/10

Amazon Prime'dan otuz günlük deneme aboneliği almışken uzun süredir watchlist'imde olan The Man in the High Castle'ı izlemeye başladım. O kadar sardı ki sanırım birinci sezonu üç gün içinde bitirdim. Keşke daha önce izleseydim dedim ama iyi ki izlememişim, bu dönemde daha keyifli oldu. İlk dört bölüm biraz yavaş ve sürünmecedeydi, ama konuyu merak ettiğim için devam ettiğime çok memnun oldum. Benim için bu ocak ayına damgasını vuran bir yapım oldu, o nedendir ki doktora savunmamdan sonra ilk defa bir blog postu yazacak motivasyon buldum.

Konusuna gelirsek; 2. Dünya Savaşı'nın Japonlar ve Naziler tarafından kazanıldığı ve Nazilerle Japonların ortak kurduğu ve dünyayı genel hatlarıyla ortadan ikiye ayıran güçler dengesine sahip, alternatif bir evreni, bir nevi bir distopyayı konu alıyor. Neden direkt alternatif evren dediğime birazdan geleceğim. Savaş sonrasında Sovyetler Birliği'ne ne olduğu çok açıklanmıyor ama 1949'da güya Stalin idam edilmiş. ABD, west coast Pacific Japan ve east coast ise Nazi birliği Reich olacak şekilde ikiye ayrılmış. Detaylar için şu fan yapımı haritaya bakılabilir; Dünya haritası.  Her ne kadar Japonlar ve Naziler birlik içinde gözükse de aralarında soğuk bir savaş var. Japonlar hala emperyal Japonya'nın geleneklerini sürdüren muhafazakar bir hükümetken, Naziler ses hızında uçakları 1960'larda aktif olarak kullacak teknolojiye sahipler. Teknolojideki bu dengesizlik, Japonlarda Naziler tarafından başlatılacak yeni bir savaşta yenilecekleri korkusunu oluşturmuş. Bu sebeple olacak ki Nazi birliğindeki ayrılıkçı güçler Hitler'den kurtulup Japonya'yı vurmak için günlerini iple çekiyorlar.

Ana karakterimiz Juliana Crain, Pacific Japan San Francisco'sunda Japonların hükmettiği bölgede boyunduruk altında yaşayan halktan biri. Her ne kadar Japonca öğrenip Aikido derslerine katılıp yeni düzene adapte olmaya çalışsa da hep bir şeylerin daha iyi olabileceğine inanan bir karakter. Bir gün evden kaçan kız kardeşinin direniş grubuna katıldığını öğreniyor ve polisten kaçan kardeşinin vurulmadan önce ona verdiği bir film makarasıyla hayatı değişiyor. Bu film makaralarının, Yüksek Şatodaki Adam (The Man in the High Castle) lakabında bir adam tarafından dağıtıldığı bilgisi halk arasında zaten dolaşıyor. Hitler, bizzat filmlerin toplantılmasını emretmiş ve filmleri bulundurmak en büyük suç grubuna girmiş. Juliana'nın eline geçen filmde, tarihin aksine, savaşın çok gerçekçi bir şekilde Amerika tarafında kazanıldığı gösteriliyor. Bu sonrasında direkt spoilerları bile okumadan bende The Man in the High Castle'ın başka bir alternatif gerçeklikten bu filmleri yaydığı izlenimini uyandırmıştı. Sanırım yanılmamışım ki dizi diğer sezonlarda başka alternatif evrenleri de konu alıyormuş dizi. Eee benim bu diziyi sevmem için bir sürü kriter de burada bağlanmış ki zaten. Alternatif evrenler, Japonca, distopya, bilimkurgu ve tarihi politik dengeler!

Fakat dizi bir what if kurgusudan öte, polarize olmayan, gayet gri ve gerçekçi ve ilginç karakterlere sahip, politik ve sosyoekonomik düzeni ayrıntı şekilde yansıtan son derece başarılı bir kurgu olmuş. Sanırım bunu sağlam bir temel, yani 1962'de yayınlanan aynı isimli Philip K. Dick'in romanını referans almasına borçlu.  Genel hatlarıyla 1. sezon yorumlası yapmak yerine, çok başarılı bulduğum karakter dizaynlarından topluca bahsetmek istiyorum:

Juliana Craine: Dizideki ana karakter ve maalesef az sayıdaki kadın karakterlerden biri olmasına rağmen pek ilgimi çekmeyen karakterlerden biri oldu. Karakteri canlandıran oyuncu Alexa Davalos, oysa ki çok hoş ve güzel bir kadın. Juliana, dizide hep kardeşinin başına gelenleri anlamak ve onun intikamını almak için direniş grubuna katıldığını söylese de ben onu bunu daha çok kendi hırsı ve kendi bencil emelleri için yaptığını düşünüyorum. Bu açıdan da bir nevi empati kurabiliyorum. Sanırım Juliana'yı en iyi Tagomi tanımlıyordu; aşağı bir göreve tamah etmiş yüksek yetenekli biri, ileride olacaklarda rolü olan önemli bir biri. İlk sezon itabariyle kendisini biraz greater good kompleksli bir karakter olarak gördüm. Ne yapacağını bilmeyen, kafası karışık bir karakter.

Frank Frink: Acaba yazar bu isim ve soyisim kombinasyonunu çok düşündü mü? Frank, Yahudi bir aileden gelen ve bunu gizlemek zorunda olan, sanatçı ruhlu, iyi bir adam. Biraz da Juliana'ya olan sevgisinden ve yumuşak yürekliliğinden ilk sezonda başına gelmeyen kalmıyor. Kendisinden daha da saf iyi olan bir karakter varsa o da silah üretimi fabrikasında beraber çalıştığı arkadaşı Ed'dir herhalde. Neyse, Frank, 1.sezonda olaylar karışmadan önce Juliana'nın beraber yaşadığı erkek arkadaşı.  Neyse, Frank'in tek falsosu ve karanlık tarafını The Crown Prince'i öldürme amacıyla tabanca yapıp küçük bir Japon çocukla göz göze geldiği için bunu yapamadığı sahnede görüyoruz. Yine de iyilik tarafından henüz taviz vermedi. Şahsen yerinde olsam binbir güçlükle elde ettiğim ve kaçmak için kullanacağım parayı Juliana'nın flörtü Joe'yu yakuzadan kurtarmak için de çar çur etmezdim, misal. Bilmiyorum, belki de bu yüzden ilerideki sezonlarda Frank'in daha çok karanlık tarafını görebiliceğiz, bekleyelim görelim.

Joe Blake: Şimdiye kadar en az sevdiğim karakter ise Joe oldu. Tipik bir Amerikalı görüntüsünde, yavşak birisi. Direnişten biriymiş rolü yapan gizli bir Nazi ajanı. Çocuklu bir kadınla ilişkisi olmasına rağmen dizinin başından beri Juliana'ya göz koydu. İlk sezon itibariyle ne yapacağını bilmeyen, hangi tarafta olacağını kestiremeyen bir imaj çizdi (ki sanırım aynı sebepten dolayı Juliana'yla bir empati bağı kurdular). Sanırım daddy issues'tan müzdarip olduğu için John Smith'i bir nevi babası gibi görüyor. Alternatif evrenlerden birini gösteren bir film makarasında Joe'yu Frank'i infaz eden bir Nazi subayı olarak görüyoruz. Sırf bu bile kendisini sevmemek için yeterli.

John Smith:  Gelelim dizinin en ilginç ve en gri karakterine. John Smith, Joe'nun görev aldığı misyonu da yöneten Nazi generallerinden biri. Ailesine aşırı düşkün, babacan bir karakter. Bu yüzden olacaktır ki Nazi generali olarak işlediği tüm suçları 'ailemi korumak için yaptım ve yapacağım' bahanesinin arkasına sığınarak savunuyor. Rudolph ile yaptığı bir diyalogda aslında yaptıklarından pişman ama bunu inkar eden biri olduğu izlenimini verdi. Aslında mükemmel bir Milgram deneyi örneği olurmuş, yani oteriteye itaat için  her şeyi yapabilen ve suçluluk duygusundan bu sayede kaçabilen ama özünde psikopat olmayan biri. Bu kadar fanatik bir Nazi'yken hem kardeşi hem de oğlunun otoimmün hastalığının olması ve engelli olması riskine karşılık otoriteler öldürmeden oğlunu öldürmek zorunda olması ilginç bir karakter dilemması olmuş.

Söylemeden geçemeyeceğim, aktorün tipi neden acaba La Casa de Papel'deki Berlin'e bu kadar benziyor? Oysa teki İspanyol, diğeri İngiliz aktörler..

Tagomi-san:  İlk sezonda en favorim ise bu tonton Japon amca oldu. Nobusuke Tagomi, önemli bir politik figür olan bir Pasifik Japonya'nın ticaret bakanı. Temiz kalpli, hatta bu dünya için fazla iyi diye tanımlanabilecek bir nahiflikte, ama biraz batıl inançlı biri. Çubukları atarak ve meditasyon yaparak hep barışçıl ve iyi niyetli kararlar almaya çalışsa da yaşadığı dünyadaki güçler dengesi yüzünden sık sık bocalıyor. Bana biraz Murakami'nin Kafka Sahil'deki kitabındaki yine tonton, temiz kalpli ve batıl inançlı karakteri Nakata amcayı anımsattı yer yer. Sezon finalinde Juliana'nın kolyesiyle meditasyon yaparken kendini Amerika'nın savaşı kazandığı alternatif evrende bulması biraz komik oldu.

Kempeitai Kido: Kendisine bol bol gıcık olmamıza rağmen (şahsen yuvarlak gözlüklerine doğru okkalı bir yumruk savurasım çok geldi), yine ilginç bir gri tonda olan bir karakter ise Kempeitai polis komiseri, Kido-san oldu. Görevine sıkı sıkıya bağlı olan Kido, biraz kalın kafalı ama ülkesinin iyiliği ve çıkabilecek yeni bir savaşı önlemek için bile bile seppuku yapmayı göze alabilecek kadar da onurlu biri. Bana sık sık Monster animesinde Dr. Tenma'yla kafayı bozan, dedektif polis Lunge'yi hatırlattı. Tıpkı Lunge'nin Tenma'yı takıntı haline getimesi gibi, içten içe suçsuz olduğu bile bile Kido da Frank'i takıntı haline getirdi tüm sezon boyunca.

Rudolph Wegener: John Smith ile savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynamış bir Nazi generali. John'un aksine yaptıklarından çok pişman ve bunu inkar etmiyor. O yüzden sezon başında Tagomi-san ile birlik olup Naziler ve Japon İmparatorluğu arasında çıkacak olan bir savaşı önlemek için Japonlar için casusluk yapıyor. Fakat yakalanınca, Naziler arasındaki ayrılıkçı güçler tarafından Hitler'in suikastinde görevlendiriliyor. Bunda da başarısız olunca bizzat Hitler tarafından ailesini korumak için intihara zorlanıyor. Muhtemelen günümüz tarahinde yine bir Nazi generali olan ve Hitler'in suikastinde başarısız olunca gizlice intihara zorlanan Erwin Rommel karakteri esas alınarak yazılan bir karakter.

24 Kasım 2021 Çarşamba

Arcane

 

source: engadget.com

Çıkış yılı: 2021

Bölüm sayısı: 9

Benim puanım: 9.2/10

Gelelim, bu yıl çıkan abartısız en iyi Netflix projesine. Arcane, League of Legends oyunundaki Zaun ve Piltover evrenlerindeki karakterleri baz alarak bir animasyon dizisi projesi. Çok ama çok iyi olmuş. Öncelikle söylemem gerekiyor ki hiç LOL oynamadım, oynamayı da düşünmüyorum. Bir ara çevremde çok oynayan insan vardı ama ne oyunun grafikleri ne de toksik oyuncu ortamı ilgimi çekmişti. Peki oyununu oynamamak bu diziden alınan keyfi azaltıyor mu? Kesinlikle hayır! Animasyon kalitesiyle olsun, karakterlerin altyapısını kuran hikayeleriyle olsun, Riot Games LOL oyunundan bağımsız olarak bu dizide müthiş bir iş çıkarmış. Hikayenin temeli, LOL'de çatlak bir kadın karakter olan Jinx'e dayansa da hem yoksul alt şehir (undercity) Zaun, hem de zengin ve elit üst şehir Piltover'dan bir sürü karakterin içi dolu dolu anlatılmış.

Hikayeye gelecek olursak gayet Steampunk bir ortam olan Zaun şehriyle giriş yapıyoruz. Yoksul alt şehirden iki küçük kız kardeş Vi ve Powder'ın ailesini polisler öldürünce iri yarı ama yumuşak yürekli Vander tarafından evlat ediniliyorlar. Vi, üst şehir Piltoverlılara karşı öfkeli ama iyi kalpli bir ergen, Powder (gelecekteki adıyla Jinx) ise yedi yaşında tatlı bir kız, bilek gücünden gadgetlar üzerinde çalışıp daha çok yaratıcılığa önem veriyor. Aslında dizi boyunca birbirine aslında çok bağlı olan bu iki kardeşin nasıl yollarının ayrıldığını ve tatlı küçük bir kız olan Powder'ın nasıl kafadan çatlak büyük bir terroriste dönüştüğünü izliyoruz. 

Jinx'in geçmişteki yaşadığı ve istemeden etrafındaki insanların ölümüne sebep olduğu bir travma sebebiyle, Vi ve Powder'ın yolları ayrılıyor. Vander ile geçmişte bir husumeti olan, ekstremist bir Zaunlu adam, Silco, Powder'ı yetiştirip onun Jinx'e dönüşmesine yol açıyor.  Silco, aslında dizideki anti-kahraman olsa da diğer dizilerdeki bilindik kötü adamlardan farklıydı. Geçmişte ailesine karşı garezi olmasına rağmen genç bir kıza (Jinx) olan obsesyonuyla da yer yer Littlefinger'ı hatırlattı. Bu bile dizinin iyi olmasına güzel bir sebep olabilirmiş aslında. Jinx'in dönüşümündeki ana hikayeye giden yolda, bize Piltover'ı ileri seviye bir geleceğe taşıyan Hextech'in yaratıcısı olan bilim insanları Jayce ve Viktor'un hikayeleri ise çok doğal bir şekilde harmanlanarak anlatıldı. Kız kardeşinden hapiste kaldığı yıllarda ayrı kalan Vi'ın yolunun ise Piltover'lı, aileden zengin, ama idealist bir polis olan Caitlyn'le kesişmesi ve bunun bir aşk hikayesine dönüşmesi ise bence hikayeye başka bir boyut kazandırdı. İlk sezon itibariyle dizide en sevdiğim karakter olan Vi'ın bir lezbiyen ilişkisi olması bence bu dizide hiç de sırıtmadı. Umarım Netflix'in LGBTQIA+ karakterleri zorla hikayelere dahil etmesinden şikayetçi olanlar, Vi & Cait çiftinden de şikayetçi olmazlar. Bence çok tatlı bir çift oldular, ikisini de çok sevdim, ben kendilerini destekliyorum şahsen :)




Vi dışında diğer sevdiğim karakter ise Rus aksanıyla endam eden, alçakgönüllü, Jayce gibi tipik yakışıklı bir kahramanın en yakın arkadaşı görevini gören Viktor oldu. Zaun'da büyüdüğü için pek çok sağlık problemi olan Viktor, zekası sayesinde yükselmiş ve Piltover'da ünlü bir bilim insanı olabilmiş. Onun da hikayesi bence en az Jinx kadar hüzünlü. Çünkü bilimi her zaman insanların iyiliği için kullanma tarafında olan Viktor, çaresizliği yüzünden Hexcore'un karanlık gücüne çekiliyor ve adım adım insan-robot arası bir organizmaya dönüşüyor. Aslında kendi trajik hikayesini dizinin ilk sezonunda kısa kendisi şöyle açıkladı; 'In the pursuit of great, we failed to do good.'

Demem o ki animasyonlarıyla, hikayesi ve karakterleriyle Arcane dizisi gerçekten üst düzey bir iş olmuş. Şuraya dövüş sahnelerinden çok beğendiğim ikisini bırakıp gidiyorum:

İlk sahne, Jinx ve Zaun'daki çocukluk arkadaşı Ekko arasındaki şu sanat eseri olan dövüş sahnesi:


Diğeri ise hem animasyonları ve müziği ile göz kamaştıran hem de bizi karmaşık duygulara sürüklüyen Vi ve Jayce'in Chemguard'lara karşı şu dövüş sahnesi:


Dizinin ikinci sezonu ne yazık ki 2023 yılında gelecekmiş, ama ilk sezonki kadar kaliteli bir iş çıkaracaklarsa ben seve seve beklerim.

Dune Messiah

 


" Birçok hükümetin yıkılmasının sebebi, halkın resmi servetin gerçek boyutunu öğrenmesidir. "

"Deniz," dedi kısık bir sesle. "Bu zihnimin canladırabileceğinin ötesinde bir şeydi. Ama tanıdığım adamlar bu mucizeyi gördüklerini söylediler. Yalan söylediklerini düşündüm ama bunu bizzat öğrenmek zorundaydım. İşte bu yüzden orduya katıldım."

"Fazla analiz doğrunun düşmanıdır." 

"Güç, çok daha fazlasını elinde tutanı izole etme eğilimi gösterir. Önünde sonunda, gerçeklikle bağlantılarını kaybederler... ve devrilirler." 

"Dinin ve çıkarcılığın saklayamadığını, hükümetler saklayabilir." 

"Alia, ağabeyine baktı ve onun mutlak üzüntüsünü algıladı. Paul'ün yanağındaki bir göz yaşı damlasına Fremenlere özgü saygıyla dokunarak söyle dedi: 'Sevdiklerimiz göçüp gitmeden önce onlar için kederlenmemeliyiz.' 
'Onlar göçüp gitmeden önce' diye fısıldadı. 'Söyle küçük kardeşim, önce nedir?' "

" Zihinsel bir salgını durduramazsın. İnsandan insana bulaşarak parsekleri aşar. Öyle bulaşıcıdır ki engel tanımaz."

" Bir insanın yaşamının bir saatinden mahrum etmekle, onu yaşamından mahrum etmek arasında yalnızca bir ölçek farkı vardır. Sonuçta ona karşı şiddet uygulamış, onun enerjisini tüketmiş olursunuz."

" Politikayı sevgi üstüne kuramazsın' , dedi. 'İnsanlar sevgiyle ilgilenmez, sevgi çok karmaşıktır. Onlar despotizmi tercih eder. Çok fazla özgürlük kaos doğurur. Buna izin veremeyiz, öyle değil mi? Ve despotizmi nasıl sevilebilir kılarsın?' "

"Yaratabileceğim bütün olası geleceklere burnumu soktum, en sonunda onlar beni yaratana dek."

" Her şey çok güzeldi, en güzeli de sendin."


Dune Mesihi farklı bir kitap. Neden ilk kitap kadar sevilmediğini anlıyorum ama bir yandan da bu antipatiyi yersiz buluyorum. Benim açımdan dolu dolu bir kitaptı. Tek bir nokta hariç, şahsen ben ilk kitap kadar sevdim. Diyaloglar aslında ilk kitaba göre daha derindi, 250 küsür sayfa kitabın neredeyse her yerini e-reader'da çizdim. Alıntıların bir kısmını da burada paylaşıyorum zaten. Dune Mesihi benim için Paul'un ilk kitaptaki happily-ever-after'ını anlattığı için özel bir kitaptı. Kahramanımız intikamını aldı, ilk çocukları öldürülmüş olsa da sevdiceği ve anası yanındaydı, hak ettiği tahtı aldı ve düşmanlarını alt etti. Peki sonra? İşte bu sonrası için bence gelebilecek en gerçekçi kurguyla gelmiş. Paul gibi empati kurabildiğimiz bir karakterin, nasıl tek güç olduktan sonra bir diktatör haline geldiğini anlatıyor aslında bu kitap. Öyle bir nokta ki ülkemizdeki ismi lazım değil liderin fanatikleriyle bile kısa süreli de olsa empati kurabildim bu kitap sayesinde. Çünkü insanlar ilk başta kurtarıcı gördüğü kişinin hatalarını öyle ört bas edip öyle gerekçelendirebiliyor ki, 61 milyar insanın  katliama sebep olmuş, 500 gezegenin fatihi ve bunlardan 90 küsür gezegenin felaketi olan bir lideri bile hala destekleyebiliyorlar. Burada Paul'un Hitler'den veya ismi lazım değil diğer diktatörlerden farkı ise tüm hatalarının farkında olması, buna kendince engel olmaya çalışması ama onu bağlayan bu kader zincirinden, altından kalkamayacağı sorumlulukları almak zorunda kalmasından dolayı öngörü yeteneğine rağmen bir türlü kurtulamaması.. Bunlar aslında kendi içinden de gelen tanrı kompleksinden, bu işi bu yeteneklerle en iyi sadece ben yapabilirm yanılgısından geliyor. O açıdan Chani ile çok manidar bir diyalogları var aslında:

- Chani, sevgilim, cihada son vermek, vuzera ordularinin bana dayattigi lanet olası tanrılık mertebesinden kurtulmak icin neler vermezdim, biliyor musun?
- Vazgeçtiğini söylemen yeter.


Size kimi hatırlattı bilmiyorum, ama bana bu ikilem direkt Daenerys Targaryen'i hatırlattı. Bu sebeplerden ve ileride bahsedeceğim sebeplerden dolayı Paul Atreides'in hem Daenerys Targaryen hem de Anakin Skywalker karakterlerine hayat verdiğine kanaat getirdim. Kitabın özeti aslında şu sözde gizli: "Güç, çok daha fazlasını elinde tutanı izole etme eğilimi gösterir. Önünde sonunda, gerçeklikle bağlantılarını kaybederler... ve devrilirler." 

Hikayemiz, Paul'un imparatorun tahtını elinden alıp kızı Irulan ile politik bir evlilik yapmasından yaklaşık 13 yıl sonra başlıyor, yani Paul da benim gibi 30'lu yaşların başlarında. İmparatorun tahtına oturmuş, Chani ve Stilgar danışmanı olarak yanında. Jessica ise Caladan'a yerleşmiş, Paul'un bu din temelli imparatorluğunu desteklemiyor. Açıkçası kitaptaki en büyük eksiklik benim gözümde Jessica gibi müthiş bir karakterin yokluğuydu. Nasıl Hermione Granger olmasa Harry Potter bir şey yapamazsa, annesi Jessica olmayınca Paul da bir güzel çuvallıyor. Bütün kitap boyunca bunu görüyoruz. Paul'un kız kardeşi, Alia ise 16-17 yaşlarına gelmiş. Alia, öyle bir dini lider olmuş ki kendisine ait Arrakeen'de bir tapınak var, insanlar hac için o tapınağa geliyor! Annesinin yediği bir halttan dolayı başrahibe bilgeliğinde de olsa, öngörü gücü Paul'u cebinde sallayacak kadar güçlü de olsa, Alia, hormonları uyanmaya başlamış bir ergen. Hem de ne kadar yorucu bir ergen... Kendisi çok sempatimi kazanamadı, maalesef. Fakat anne rahmindeyken ab-ı hayat baharına maruz kaldığı tecrübeden sonra kendisini bazen annesi gibi gördüğünü, Paul'u oğlu, babasını ise sevgilisi gibi hissettiği kafa karışıklıklarını açıkladığında kendisi için üzülmedim de değil. 
 
Bu sefer Leto Atreides'e değil Paul Atreides'e karşı bir komplo var. Planların içinde planlar... Daha kitabın başında bize Paul'un öleceği ve suçun Chani'ye atılacağı açık ediliyor. Komployu kuranlar ise lanet başrahibe Gaius Helen Mohiam, Paul'dan çocuk yapma umudunu kesen Irulan, Bene Tleilax Scytale ve dümenci Edric. Bu kitapta bize ilk defa tanıtılan topluluk olan, Face Dancers, Bene Tleilax bence ayrı bir  parantezi ve hatta ayrı bir ek kitap serisini hakediyor. Çünkü bu topluluk ASOIAF evrenindeki Faceless Man gibi yüzlerini değiştirme yeteneğine sahip bir grup hermafrodit suikastçı.  Aynı zamanda genetik biliminde çığır açmış, insanları tek bir hücresinden kopyalayıp anılarını da tutabilen bir grup bilim insanı. Olay şu ki Tleilaxu, Duncan Idaho'nun ölü bedenini buluyor ve onu klonlama teknolojisiyle hayata döndürüp gula Nefr'i yaratıyor. Nefr hem bir mentat hem de bir Zenni-sünni filozof olarak eğitilip Alia'yı tavlaması ve Paul'a ihanet etmesi için hazır ediliyor. Fantaziye gel. Fantezi olarak güzel gelse de itiraf etmeliyim ki bu komplonun içi maalesef çok doldurulamadı. Dümencinin de olduğu bir güruh, Duncan'ın gulasını Paul'a hediye ettiğinde, gula kendi ağzıyla sizi yok etmek için görevlendirdim demesine rağmen Paul'un bunu neden kabul ettiğini bir süre anlamlandıramadım. Fakat hayatını sizin için feda etmiş bir dostun anılarına kısmen de olsa sahip olan bir klon ya da makineden uzak bile kalamamak aslında çok insansı bir reaksiyon. Tıpkı Okabe'nin Kurisu'nun AI'ı olan Amadeus'a tuzak olma ihtimaline karşın karşı koyamaması gibi... 

Uzun lafın kısası, Paul öngörü yeteneği sayesinde kısmen de olsa komplo planına çomak sokuyor. Paul'un yaptığı analize göre divergence'dan kurtulamayan iki seçenek var: Ya Paul ölecek ve suç Chani'ye atılacak, Chani tutsaklık altında, çocukları ise sürgünde yaşamak zorunda kalacak. Ya da Chani doğum sırasında ölecek. Bu iki seçenek arasında sıkışan Paul bir ara Anakin'e dönüşüp baş düşmanı Palpatine'e, pardon başrahibe Mohiam'a yalvarıp Chani'yi kurtarması için yardım bile istiyor. Fakat Paul'ün de analizinden kurtulamayan, onun da öngöremediği şeyler var. Çünkü neydi; "Fazla analiz doğrunun düşmanıdır."  Bu noktada  Paul'u değil, resmen Anakin'i izledim. İkiz çocuklarının doğumu sırasında ölen sevgili ve kehanetinde bunu gören başkahraman... Ne kadar de benziyor değil mi? Paul'un analizinden kaçan en büyük nokta ise çocukların ikiz olması. Çünkü Paul öngörüsünde sadece tek bir kız çocuğu görüyor. Aslında bu ikizlerden erkek olanı, evrenin başına başka çoraplar örecek olan Leto II Atreides (bir nevi Luke Skywalker ama başka türlü...). Paul'un ölmesi gereken ve Chani'nin suçlanması gereken suikasta Chani olmadan gitmeyi başaran Paul, ölmüyor ama taşyakan atom silahı sebebiyle görme yetisini kaybedip kör oluyor. Fremen inancına göre, kör olan biri, topluma yük olacağı için çöle terkedilmesi gerekiyor. Fakat öngörüsünü kaybetmediği için Paul, yine etrafındaki her şeyin farkında olabiliyor ve bir nevi görebiliyor. Fakat elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen Paul, kendini yine de Chani'nin doğum yapacağı ve öleceği çöldeki siyeçte buluyor. Bu kısım bence kitaptaki en güçlü yerdi. Paul'un her şeyi yapmasına rağmen kaderinden kaçamadığı andaki çaresizliği, Chani ölünce öngörü yeteneğini de tamamen kaybedip gerçekten kör olması çok etkileyiciydi. Buraları okurken birkaç damla gözyaşı dökmüş olabilirim. Çünkü bana göre Paul'u istemediği halde dini lider haline getiren, bir nevi peygamber konumuna sokan önsezi yeteneği, aslında bir hayatta kalma içgüdüsüydü. Bene Gesserit'lerin yüzyıllardır süregelen genetik çiftleştirmelerinin bir ürünü olan Paul, hayatta kalma içgüdüleriyle de birleşince bu yeteneğine bir nevi tanrısal ivme kazandırıyordu. Fakat cihattan kaçmasına rağmen evrenin en büyük dikdatörüne dönüşen Paul, yaşadığı pişmanlıkla, bir şeyleri yine değiştiremeyince ve en sevdiği kişiyi de kaybedince öngörüsünü kaybedip gerçekten kör oldu...

Suikastı ikinci çökerten nokta ise Chani öldükten sonra Paul'u öldürmesi gerek gula Nefr'in anılarını tamamen geri kazanabilen tarihteki ilk gula olup tamamen Duncan Idaho'ya dönüşebilmesi. Aslında Paul'u oğlu gibi gören Duncan'ın, onu öldürmek zoruda kalınca anılarını tamamen kazanması ihtimalini Tleilaxu tamamen göz ardı etmiyor. Hatta Scytale kendi ağzıyla itiraf ediyor, eğer Paul ölseydi pazarlığı Paul'un bedenini canlandırma üzerinden Alia ile yapacaklardı... Duncan anılarını geri kazanınca, Tleilaxu biliminin gerçekliği de bir nevi kanıtlanmış oluyor ve Scytale için Chani'nin bedenini diriltme üzerinden pazarlık etme hakkı doğuyor. Fakat Chani'yi diriltmeyi Paul şiddetle reddediyor. Fremen olarak doğan Chani'nin bedeni suyunu almak için cenaze törenine götürülüyor. Her ne kadar iki kitaptır Fremen geleneklerini okusam da burada yine istemsiz "sizin de geleneğiniz batsın!" demeden edemedim. Sanırım kurgusal Orta Doğu'ya bile garezim var.  Anyway... Alia gibi melanet doğan henüz beşikteki bebek Leto'nun gözlerini kullanarak Paul, Scytale'i öldürmeyi beceriyor. Fakat hala kör olan, yaşama dair umudunu ve isteğini kaybeden kahramanımız (bu noktada aslında artık anti-kahramanımız), gerçek bir Fremen gibi çöle yani kendi ölümüne yürüyor. Bu sefer kehanetlerden, cihattan, peygamberlikten ve öngörüden kurtulmuş, tamamen özgür bir adam olarak... Bence Paul gibi trajik bir karakter için çok yerinde ve bir o kadar da hüzünlü bir sondu. Tıpkı Daenerys Targaryen'in sonu gibi... O zaman bu sözün de sana gelsin, Paul reis: "Yaratabileceğim bütün olası geleceklere burnumu soktum, en sonunda onlar beni yaratana dek."

Üçüncü kitap anladığım kadarıyla Alia, kocası Duncan ve Paul'un ikizleri Leto II ve Ganima üzerinden devam ediyor. Bir yandan Paul'un hüzünlü ama güzel hikayesinden sonra bu seriyi burada bırakma isteği duysam da, Star Wars için New Hope filmi gibi olan yeni seri gibi bundan sonra neler olacağını merak etmiyor da değilim. Dune evrenine bir kez tutulduktan sonra bırakması zor sanki...

16 Ağustos 2021 Pazartesi

Dune: Çöl Gezegeni

 




"Korkmamalıyım.Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim.Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca  ben olacağım."

" Bir süreç durdurularak anlaşılamaz. Anlama, sürecin akışıyla birlikte hareket etmeli, ona karışmalı ve onunla birlikte akmalıdır."

" Muad'Dib çok hızlı öğreniyordu, çünkü aldığı ilk eğitimin konusu "nasıl öğrenmeli" idi. Ve ilk ders, öğrenebileceğine dair kendine güvenmekti. Ne kadar çok kişinin öğrenebileceğine inanmadığını ve ne kadar çoğunun öğrenmenin zor olduğuna inandığını anlamak insanı şok ediyordu."

"Senin dışındaki herhangi bir şey; işte bunu görebilir ve buna mantığını uygulayabilir. Ama kişisel problemlerle karşılaştığımızda, en derin kişisel şeylerin, mantığımızın incelemesi için dışarı çıkarmakta en çok zorlandığımız şeyler olması insani bir özelliktir.Gerçekten kafamızı meşgul eden o en derindeki asıl şey dışında her şeyi suçlayarak onun çevresinde debelenmeye eğilimliyizdir. "

" Zihnin baskı altında hangi yöne gideceği büyük ölçüde eğitimin etkisiyle belirlenir. "

" İnsanın bilinçaltının derinliklerinde, bir anlam ifade eden, mantıklı bir kainata duyulan yaygın bir ihtiyaç vardır. Lakin hakiki kainat daima mantığın bir adım ötesindedir. "

" Din ve politika aynı arabaya bindiğinde, arabayı sürenler yollarında hiçbir şeyin durmayacağına inanırlar. Paldır küldür gitmeye başlarlar... gittikçe hızlanırlar, hızlanırlar, hızlanırlar. Karşılarına engeller çıkabileceği düşüncesini akıllarına bile getiremezler ve gözü kapalı koşturan bir adamın çok geç oluncaya dek uçurumu göremeyeceğini unuturlar. "

" Bir şeyi onu yok edebilen insanlar kontrol eder. "

" Hem zalimliğin hem de iyi yürekliliğin derinliğine inmedikçe neyin merhametsizlik olduğunu nasıl söyleyebilirsin? "

" Din diye adlandırılanların çoğu, hayata karşı bilinçsiz olarak düşmanca bir tavır taşımıştır. Gerçek din, yaşamın Tanrı'nın gözüne hoş görünen hazlarla dolu olduğunu ve eylemsiz bilginin boş olduğunu öğretmelidir.  Herkes, dinin kurallar ve ezbere dayalı öğretisinin büyük ölçüde aldatmaca olduğunu görmelidir. Doğru öğretiyi kolayca fark edersiniz. Onu yanılmaksızın tanırsınız çünkü içinizde, bunun daima bildiğiniz bir şey olduğu duygusunu uyandırır."

" Din, kendi kendine 'olmak istediğim gibi biri değilim' diyenler için bir çıkış noktası olarak kalmalıdır. Hiçbir zaman kendini beğenmişlerden oluşan bir topluluğun içinde boğulmamalıdır. "

" Şevkat, zalimliğin başlangıcıdır."

" Eğer bir çocuk, eğitimsiz biri, cahil biri ya da bir deli bir soruna yol açarsa, bu, o sorunu önceden görmediği ve önlemediği için otoritenin hatasıdır."

Dune serisi liseden beri okumayı düşündüğüm, ama ya çok ağır bir bilimkurgu serisiyse diye çekindiğim hep ertelediğim bir kitap serisiydi. Filminin çıkacağını öğrenince, bir arkadaşım da övünce dedim ben bir bakayım artık. Elimde de e-reader'da tüm seri en az 2-3 yıldır vardı aslında. Ama demek istiyorum ki, "where have you been all this time?". Cidden ergenliğimdeki heyecanla okuduğum, çok ama çok beğendiğim bir kitap oldu bu ilk kitap. Neden bilimkurgu diye sınıflandırıldığını anlıyorum, çünkü bir nevi space opera grubuna girecek bir konusu var, başka bir gezegeni, o gezegene adaptasyonu ve ucundan da olsa uzay yolculuğunu da anlatıyor. Kitabın 1965'te yazıldığını düşününce, otomasyon sistemleri, projeksiyonla yapılan toplantılar falan aslında epey füturistik de... Fakat benim gözümde daha çok fantastik edebiyatın bir ürünü hissi ve keyfi oldu. Çünkü bilimkurgu dışında pek çok fantastik olaylar örgüsünü deneyimledim, yine pek çok politika ve felsefe ve din alegorisini de hissettim bu kitapta. Zaten destan şeklinde yazdığım alıntılarda da pek çok felsefi ve siyasi göndermeler görülebilir. Bazen bu kitabın hikaye anlatıcılığı bana GRRM'i hatırlattı. Çünkü ASOIAF kadar olmasa da her kısımda bir karakter ve o karakterin bakış açısından ilerliyoruz. Diyaloglar ve taht oyunlarına olan detaylı entrikalar da biraz GRRM stiline benziyor. GRRM'in esinlediği pek çok fantastik alt yapı ve benzerliklerini de görebiliyorum (kendisi de seriyi sevdiğini söylemiş zaten). Bene Gesserit oluşumu misal... Toplumların dini ve kültürünü çok güzel inşa edilmiş ve hikayede çok önemli bir yer kapsıyor. Fakat bir konu var ki bu kitabı benim gözümden diğerlerinden çok net ayırıyor: o da su ve suyun önemi! Bir Çöl Gezegeni'nde suya aşırı önem verilmesinden doğal bir şey yok ama detaylar o kadar güzel anlatılmış ki evdeki suyu ziyan etmek bile beni rahatsız etti. İnsanlar damıtıcı giysi giyip terlerini bile yoğuşturup geri kullanırken, bizim evlerde şakır şukur duş almamız, sifonu kullarak dışkımızı ittirmek için onlarca litrejon su kullanmamız sanki hep ziyan gibi gelmeye başladı. Bir de burada bir kamu spotu gireyim, su krizi Avrupa'da, özellikle Akdeniz havzasında gerçekte de o kadar ciddi seviyede ki, birkaç nesil sonra çocuklarımız biz suyu böyle ziyan etmeye devam edersek, Arrakis'te Fremenlerin yaşadığı gibi su kıtlığı altında yaşabilir. Neyse kitabımıza dönelim. Kitaptaki Arapça isimler ve göndermeler de epey ilginçti. Şeyhulud, Muad'dib gibi çok sık geçen kelimeler bile hep Arapça kökenli. Amerikalı bir yazarın doğu kültüründen esinlenip kendi fantastik evrenine bunu objektif bir şekilde entegre etmesini de takdir ettim açıkçası.

Kitabın konusuna gelirsek, Atreides ailesi'nin su bolluğu içindeki Caladan gezegeninden imparator Padişah Şaddam IV'ün emriyle Arrakis gezegenine taşınmasıyla hikayaye başlıyoruz. Bu atamanın bir tuzak olduğunu bile bile sırf ailesini sürgün yaşama mahkum etmemek için Arrakis valiliğini kabul eden Dük Leto Atreides ve ailesini yakından tanımaya başlıyoruz. Eşi ama evli olmadığı için odalığı sayılan Jessica, bir Bene Gesserit üyesi. Bene Gesserit sadece kadınlardan oluşan, zihini ve bedeni çok sıkı disiplinlerle eğiten ve gezegenlerdeki politik dengeleri sağlayan bence kitaptaki en ilginç topluluk. Ayrıca soylar arasındaki evliliği ve bu evliliklerden doğacak kutsal bir kişiyi bekliyorlar. Kuisatz Haderah...Jessica kendine emredildiği gibi bir kız çocuk doğurmak yerine düke aşık olup kendi topluluğuna karşı çıkıyor ve bir erkek çocuk doğruyor. Ana karakterimiz Leto ve Jessica'nın oğlu Paul'un seçilmiş kişi, yani Kuisatz Haderah olduğu ya da olabileceği bize kitabın en başından söyleniyor zaten. Hem annesinin Bene Gesserit yöntemleriyle hem de babasının  yetenekli subayları Gurney Halleck, Duncan Idaho ve Thufir Hawat tarafından sıkı eğitimlerden geçen Paul çok zeki ve yetenekli bir ergen. Tıpkı ASOIAF evrenindeki the promised prince ya da Azor Ahai gibi kehanetler bu kitapta da bolca var ama olaylar olmadan nasıl olduğu ve kim olacağından kesin olarak emin olamıyoruz. Zaten tüm kitap kehanetler üzerine diyebilirim. Çünkü ana kahramanımız Paul'un önsezi ve geleceği görme yeteneği var. Biz okuyuculara da kitabın çok ilerisinde olacakları anlatan başka kitap alıntılarıyla Paul'le empati yapıp onun geleceği görme ama, sonsuz olasılıklar ve bağlantılar sebebiyle tam olarak nasıl olarak gerçekleşeceğini kestirememe lanetini paylaşıyoruz. 

Atreides ailesinin Arrakis'te ilk günleri, gezegeni ve su problemini tanımak, gezegenin en büyük gelir kaynağı olan baharatın (melanj) nasıl çıkartıldığını öğrenmekle ve gezegenin yerlileri ve hakkında çok şey bilinmeyen çöl toplumu Fremenleri öğrenmekle geçiriyoruz. Melanj aslında bir zihin uyarıcı bir uyuşturucu. Paul'ün önsezi yeteneği de o yüzden Arrakis'e geldikten sonra katlanarak artıyor. Kitapta bu ilk kısımlar biraz ağır ağır anlatılmış, okuyucu kaybetmeye müsait . Fakat eğer birisi bu yazıyı okuyorsa, tavsiyem mutlaka devam etsin, çünkü yaklaşık bir 100-150 sayfa sonra kitap çorap söküğü gibi açılmaya ve aşırı sarmaya başlıyor.

Kitabın taa en başından beri bize spoil edilen olayı oluyor. Yani Arrakis'i garip bir şekilde bırakıp gitmiş oyunu yapan Harkonnen ailesi, imparatorla bir olup Atreides'lere karşı entrikalar çeviriyor, dük Leto Atreides'i öldürüp gezegenin yönetimini ele geçiriyor. Öldü sanılan Jessica ve Paul'un çöle düşmesi ve Fremenlerin arasına katılmasıyla ise asıl macera başlıyor. Bizim Paul, Fremenlerin başına geçip onların siyasi ve dini lideri oluyor ve intikamını almak için planlara başlıyor...Fremenlerin gizemli kültürü, Paul'un hem dini hem de siyasi liderliğiyle ilgili kitaptaki göndermeler gerçekten çok iyiydi. Paul karakteri, gayet ilginç olsa da benin favori karakterim anne karakter, Bene Gesserit (cadısı) Jessica oldu. Umarım diğer kitaplarda da Jessica'nın önemi devam eder, çünkü epey tuttum ben kendisini. Atreides'ler bu kadar güzel ve net anlatılırken Harkonnenler ve özellikle ana kötü karakter Baron Harkonnen için aynısını söyleyemeyeceğim, çünkü kendisi biraz fazla şüşko kötü adam steorotipine sahipti ve aşırı karikatürleştirilmişti. Belki diğer devam kitaplarında bu düzeliyordur, ve umarım da öyledir. Kitaba dair diğer bir eleştirim ise, giriş ve gelişmenin gayet özenli ve detaylı olmasına karşın sonuç ve bağlanma kısmının biraz paldır küldür ve anticlimactic olması. Buna rağmen yine de genel hatlarıyla çok beğendiğim bir kitap oldu.

Herkes en güzel kitabının ilk kitap olduğunu söylese de hikaye öyle bir yerinde kaldı ki ben birkaç kitap daha devam etmeyi düşünüyorum. Bu arada filmi, aktörleri, fragramanları ve müzikleriyle her şeyiyle fazla merak uyandırıyor. Belçika'ya 15 eylülde gelir gelmez ilk gidenlerden biri sanırım ben olacağım! Umarım hayal kırıklığına uğratmaz. O arada ben ikinci kitabı okuyor olurum herhalde. Bir sonraki Dune kitabı yazımda görüşmek üzere o zaman!

P.S.  Bu arada Youtube algoritması karşıma şöyle bir video çıkardı. Kısa bir animasyonla benim yazdıklarımdan çok daha güzel tanıtmışlar kitabı. Buraya kadar geldiyseniz bence bunu da mutlaka izleyin!