16 Ocak 2021 Cumartesi

Türkiye'den siktir olup gitme rehberi

Konuyu animelerden, dizilerden ve kitaplardan alıp bambaşka bir noktaya taşıyorum. Başlıktan bilenler postu nereden esinlenerek yazdığımı zaten tahmin edebilirler. 6.5 yıllık yurt dışında üç farklı ülkede yaşama tecrübemden sonra durumu artısıyla ve eksisiyle iyice tartma fırsatım oldu, umarım kalıcı da olabilirim. Ben yurt dışına gitmeden önce nereye ve neden taşınmama karar vermek için böyle bir öneri rehberini açıkça okumak isterdim, o yüzden hala blog okuyan 3 kişiden biri bununla ilgileniyorsa belki yardımcı olur:
 
Öncelikle özellikle mühendislik ve teknik pozisyonlar için ilk aşaması çok da zor olmayan bir eylem. Fakat geldikten sonra uyum sağlayamayan hatta depresyona girenleri de çok gördüm. Gelmeden önce kendine genel manada sorulacak sorular:

-Gidersem ekonomik ve sosyal olarak bana bunun katkısı ne olur? İstanbul'da bile ayrıcalıklı bir yaşam yaşarken gelip Mannheim'a ya da Dordrecht'e taşınmanın manası yok bence.

-Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerden gelenler için, gideceğim ülkede ve şehirde sosyal hayat ne kadar aktif, ne kadar kültürel aktivite var? çünkü zamanında Almanya'nın ve Hollanda'nın çeşitli küçük kasaba ve köylerinde yaşamış biri olarak İstanbul'dan gelen birine ilk aşamda direkt bu kadar küçük yerlere taşınmalarını tavsiye etmem, birden şok etkisi yaratıp depresyona sokabilir. fakat aşamalı olarak alışınca hoşuna gidebiliyor insanın, misal 200 bin nüfuslu bir şehirde ana caddede evim olduğu için arabaların sesi falan çok gürültülü geliyor artık.

- Geniş ailem ve akrabalarımla ilişkim nasıl, 35-40 tane kuzenimle, dıdısının dıdısı ile ayrı ayrı görüşmeyi ve beraber vakit geçirmeyi seviyor muyum? Geniş aile pazar kahvaltılarından gerçekten zevk alıyor muyum? Yine geniş aile whatsapp gruplarında dönen geyiklerle eğleniyor muyum? buna cevabınız evet ise bence yol yakınken geri dönün çünkü özellikle Orta ve Kuzey Avrupa'daki yaşam stili bunun tam tersi. Zaten geniş ailenize bu kadar bağlıysanız, araya ayrılık gireceğinden muhtemelen mutsuz olursunuz. k-Kültürel farklılıklar elbet olabilir (misal coğrafi olarak çok yakın olsa da Belçika ve Hollanda bile farklı)ama genelde bu kültürlerde sadece veriliyorsa çekirdek aileye değer verilir, kuzenlerini tanımaz bile çoğu. Bu soruya cevabınız eğer cevabınız hayır ise, muhtemelen mutlu bile olabilirsiniz. Çünkü gayet kişisel alanın geniş olduğu, sadece istediğiniz ve seçtiğiniz grup insanlarla iletişiminizin olduğu bir hayatınız olacak.

- Gideceğim ülkede Türk marketleri ve ıvır vızırı bulmak kolay mı? Buna şahsen cevabım evet ise daha olumlu. Çünkü kırmızı mercimeğin bile zor bulunduğu bir yerde yaşamak istemem şahsen ama yine de tavsiyem Türk mahallesinden olabildiğince uzağa fakat yine de istediğinizde toplu taşımayla ya da bisikletle kolayca ulaşabileceğiniz bir mahalleye taşınmanız. İki türlü olasılığı da deneyip en idealinin bu olduğunu düşünüyorum.

-Çalışacağım ortam ne kadar enternasyonel, ne kadar lokal? Eğer değişik milletlerden ve alt yapıdan bir sürü insanı aynı ortamda bulunduran bir yerse, bence çok da düşünmeyin, çünkü gerçekten en güzeli.

Fleabag and Phoebe Waller -Bridge

2020'ye dair nadir güzel şeylerden biri de Fleabag'di. The Mandalorian'ı kesinlikle hariç tutuyorum. Çünkü en güzel şeylerden biri değil, direkt en güzel şeydi. Neyse, konumuz Fleabag. Bu kadar geç başladığım için bir yandan üzüldüğüm, bir yandan da hem bu diziyle hem de Phoebe Waller-Bridge ile tanıştığım için sevindiğim bir dizi oldu. Tüm kadın arkadaşlarıma da izlemelerini tavsiye ediyorum, herkes kendinden az buçuk bir şeyler bulabilir. Hele ki toplum normlarına uymayan bir kadınsanız... 

 Ben daha çok aile ilişkilerinde kendimi buldum. Ne yaparsa yapsın yaranamaması, kız kardeşiyle sürekli didişmesi ama yine de birbirinin arkalarını kollamaları falan fazla gerçekçi ve içten olmuş. Bu ingilizler karanlık komediden çok iyi anlıyor, gerçekten. Bundan sonra Phoebe'nin (artık ilk ismiyle hitap edebilirim, çünkü askerlik arkadaşım) yaptığı işlerin de takipçisi olacağım zaten. Hem tarzını hem de mizahını çok sevdim. Crashing ve Killing Eve'i de çoktan izlenecekler listeme aldım bile. Doktorayı bitirme sürecimde belki yoldaşım olurlar.

Kimetsu no Yaiba

Anime postları serisini geçen senin en sevilen serilerinden biri olan Kimetsu No Yaiba ile açıyorum. Kendisi tam kıvamında bir shounen, hem de ana karakteri sapık olmayan, tam tersine çok düzgün karakterli bir abi olan Tanjiro'yu içeriyor bu seri. Aşk ilişkilerinden ziyade arkadaşlık ve bi-kardeş ilişkili shounen serilerini seviyoruz (bkz. Fullmetal Alchemist) malum. Kısaca değerlendirmeme gelirsek:
 
2019 yılında Attack on Titan'ın 3.sezonundan (part 2) sonra en heyecanla izlediğim anime oldu. Tanjiro ve Nezuko'nun kimonolarından tut,1910lu yılları yansıtan değişik mevsimlerin de gösterildiği görüntüleri aşırı güzeldi. Hikaye klasik bir shounen gibi olsa da farklı şeylerin füzyonuyla (tarih, supernatural, gerilim) yine de kendini içine çekiyor. Bana da biraz Bleach'i de anımsattı ama sanki biraz da (bazılarına alakasız gelebilir ama) Patrick Rothfuss'un the Kingkiller Chronicle serisinin havasını hissediyorum. Buna demonlar tarafından vahşice katledilen, kendi halinde yaşayan mutlu aile ve kendi ayakları üstünde durmaya çalışırken karakterinden de taviz vermemeye çalışan ana karakterimiz Tanjiro da dahil...Ayrıca Nezuko'nun da hastasıyız *.*

 
Fakat son bölümlerine doğru iyice filler'a bağladı. İkinci sezonu onaylandığını sezon bitmeden duymuştum. Zaten tek sezon olmadığı belliydi de insanları kendine çekecek ilk sezonda bu kadar filler bölüme girmeleri yine de şaşırttı. Bu filler bölümlerde Nezuko'cuğumu da neredeyse göstermiyorlar. Genel şikayetim zaten, Nezuko'nun karakter gelişimini havada bırakıp sadece uyuklarken ve sevimli gösterme çabalarında olmaları. Misal Nezuko'nun arada konuştuğunu duysak hiç de fena olmazdı, aslında. İkincil karakterlerden de Inosuke ve Zenitsu (her ne kadar klasik shounen sapıklıklarından bıktırsa da) da başarılıydı. Genel olarak 2019 sezonunun en iyi animelerinden biri olduğu aşikar. Boktan camrip kalitesinden dolayı aralık 2020'de sinemalarda gösterime Mugen Ressha-hen ovasını henüz izleyemedim. Düzgün kalitede bir versiyonunu bulursam hemen üşüşeceğim, umarım Nezuko'yu daha bireyselleştirilmiş bir şekilde görürüz.

Hello darkness my old friend

2021'den merhaba. Artık muhtemelen hala blog okuyan 3 kişi falan kaldığından burası benim kendi kendime kurduğum monologlarla dolacak/ya da yine unutup burayı bırakıp gittiğim için dolmayacak. Neyse, açılışımızı Netflix'teki Love, Death Robots serisinin nadir güzel bulduğum bölümlerinden birinde (Beyond the Aquila Rift) tanıştığım şarkıyla açayım.
Aslında bu postu sadece 5 yıl sonra blogu açmak için yazacaktım ama madem Living In The Shadows şarkısı vesiliyle Love, Death Robots'tan laf açtım, seri hakkında fikrimden de kısaca bahsedeyim çünkü biliyorum çok merak ediyorsunuz fikirlerimi* (pun intended):

 
Abartıldığı kadar güzel olmayan ama birkaç bölümüyle dikkat çeken birbirinden bağımsız öyküleri olan kısa netflix animasyonları serisi. Bana tavsiye eder misiniz diye soranlara önce Beyond the Aquila Rift'i izlemesini (bkz: Living In The Shadows) ve eğer beğenirlerse diğer bölümlere (bkz: Zima Blue) de bakmasını söylüyorum. Çünkü çoğu boş boş bölümler; ama yapacak başka bir şeyiniz yoksa 10-15 dakikalık süreleriyle çerez gibi gidiyor zaten. Ya da hiç uğraşmayın direkt Living In The Shadows'u dinleyin geçin. Bu aralar ruh halimi de çok güzel yansıtan bir şarkı...

17 Şubat 2016 Çarşamba

Bird

Doctor Who'nun Heaven Sent bolumune fazlasiyla ayilip bayilmistim cunku cocuklugumdan aklimda yer eden Grimm hikayesine bolumun sonunu cok guzel baglamisti. Arada sanirim kendime bu hikayeyi yine hatirlatmam gerekiyor. Hepimiz o kus degil miyiz, vazgecmememiz lazim; belki de bu sondan besinci yumruktur azbantiuma.

The shepherd boy:

...the King said: "The third question is, how many seconds of time are there in eternity." Then said the shepherd boy said:"In Lower Pomerania is the Diamond Mountain, which is two miles and a half high, two miles and a half wide, and two miles and a half in depth; every hundred years a little bird comes and sharpens its beak on it, and when the whole mountain is worn away by this, then the first second of eternity will be over."

26 Temmuz 2015 Pazar

Gönlüm Prag'da kaldı...


Erasmus Mundus ile master'a başladığımdan beri buraya hiçbir şey yazmaya yeltenmedim. Aslında çok gezdim, gördüm ve yaşadım ama üşengeçlik işte öyle pek yazmaya yeltenemedim. İlk durak olarak 4 ay Delft'te kalsak da benim gönlüm Şubat-Haziran arasını geçirdiğim Prag'da kaldı.Eylülde Gent yerine Prag'a gitsek şahsen çok mutlu olurdum. Neden mi?

Prag, Hollanda'nın depresif havası ile karşılaştırınca cıvıl cıvıl ve hareketli bir şehir. Ucuzluğundan dolayı daha çok gezip keşfetme imkanı bulduğum için belki de moralimin daha iyi olduğu bir dönemde oradaydım ama bunu düşünen sadece ben değilim, bütün sınıf arkadaşlarım hem fikir. Dışarıda yemek yemek, alkol (özellikle bira), ulaşım, kira her şey ucuz. Sadece Avrupa standartlarında değil, İstanbul'dan da daha ucuz. Öğrenci kartıyla sınırsız 1 aylık ulaşıma (aylık paso gibi bir şey) Türk parasıyla 26 lira verdim, evet lirayla! Hem de bizim gibi otobüslerde sürünmüyorlar, çok güzel bir metro sistemleri var ve hemen her yere metro ile ulaşabiliyorsun. Bira desen 50'lik bardağı 25 koruna ile 50 koruna (2.5-5 lira) arasında değişiyor. Hal böyle olunca Hollanda'daki iki yakası bir araya gelmeyen depresifliğini üzerimden attım ve gezebildiğim kadar gezdim ve çok güzel bir 5 ay geçirdim Prag'da. Yine dönmeyi ister gönül.

Anılarım hala canlıyken en sevdiğim mekanların ve gezilecek yerlerin listesini yapmak istiyorum. Birinin işine yarar mı bilmem ama geri dönmeyi düşündüğümde ben direkt bakarım en azından buraya. Turistlik yerlerden başlayıp günlük hayatta gidilecek mekanlara kadar yazmayı planlıyorum üşenmezsem. Bu arada tamamen ayrı bir blog yazısı olabilir ama Prag'dan sonra gezilecek en güzel Çek şehri Cesky Krumlov, masallar diyarı gibi bir yerdi.

 Gezilecek görülecek yerler:
Vyšehrad: Kalesiyle olsun manzarasıyla olsun, herkesin ilk gittiği Prag kalesine on basar. Ayrıca Vlatava nehrinin tüm uzantılarını ve panoromik olarak Prag'ı görmek mümkün.

Prag kalesi: Buradan da şehrin tepeden görüntüsünü görmek mümkün, kocaman bir alan ve içerisinde bir sürü yapıyı barındırıyor. Kaleyi, katedralini, Golden Lane (Altın Yol) denen simyacılardan kalma minik rengarenk evleri görmek mümkün ama en çok bahçesi görülmeli bence hem de o bedava :)

Staroměstské náměstí (Old Town Square): Her saat başı içindeki kuklaları oynayan Astronomik saati, şatoyu andıran gotik klisesiyle, daracık otantik sokaklarıyla kendinizi ortaçağda hissetmek istiyorsanız sizi buraya bekleriz. Yüzlerce turistik  hediyelik eşya dükkanını göz ardı edin lütfen.

Karluv Most (Charles Bridge): İlk gördüğümde benim için Prag'daki en göz alıcı şeydi . İki yanına dizilmiş heykelleri ve Vlatava nehrini izleyerek Old Town’dan karşı yakasındaki Malostranska’ya kadar yürümenizi tavsiye ederim. Hatta Malostranska kısmına vardığınızda Kafka Müzesi yolu üzerinde nehir kenarındaki bir noktadan da köprüyü izlemek şahane. Game of Thrones için King’s Landing sahnelerini burada çekebilirlermiş, Hırvatistan’dan tek eksiği deniz yerine nehir kenarında olması.

Letna Park: Kafa dinlemek için ve Prag’ın köprülerinin sıralı manzarasını izlemek için birebir. Evet, o merak ettiğiniz fotoları buradan çekmişler.

Petrin’s Hill: Funikülerle çıkılan bir tepe. Bahar aylarında kiraz çiçekleri açtığında aşıkların gitmesiyle ünlü. Ben maalesef kuru ağaçların olduğu sezon gitmiştim.

Namesti Republiky: Old Town’dan yürüme mesafesinde modern ve eskinin çok güzel harmanlandığı bir muhit. Çevresinde güzel kafeler ve restoranlar var.

Yenilecek/İçilecekler:
Benim gözümde hiçbir yer Türk yemeklerinin yerini tutmasa da dışarıda yemek yemenin keyifli olduğu bir şehir Prag. Denizden uzak olduğu için genelde et yemeklerine yoğunlaşmışlar ve ortaçağ stili lokantalar bol. Yemekler genelde yağlı ve soslu ama aralarında sevebileceğiniz seçenek bulma imkanı var.

Goulash: Bu bir Macar yemeği. Sosu çok lezzetli, et sevenlere önerilir.
Svíčková- Kremalı Sirloin: Yine bir et yemeği, bread dumplings denen hamurumsu ekmek dilimleriyle servis ediliyor. Porsiyonu goulashtan küçük ve lezzetli bir yemek.
Trdelnik: Bunu da Macarlardan almışlar Trdlo da deniyor sanırım. Tarçınlı açma gibi bir şey ama mikemmel! Sokakta sıcak yapılanlardan almanız tavsiyem.
Pork knee: Ben yemedim ama yiyenler ve sevenleri pek övüyor. Yalnız aman dikkat porsiyonlar devasa! 1.2 kg ve y 800 gramdı gördüklerim. Kemik dahil tabii. Genelde 2 kişi paylaşarak yiyor.
Medovnik (Honey cake): Ballı ve tarçınlı kek. Hafif ve lezzetli bir tatlı.
Bira bira bira!: En ucuz ve en çok giden içecek. Her yerin kendi markası var neredeyse, o yüzden beer from the tap diyin yeter. Pilsner Urquell, Staropramen, Budweiser, Matuska falan hepsi güzel. Süpermarketten 1 liraya falan denk gelen bir Kozel de kapabilirsiniz. Benim gibi hiç cider içmemiş cahiller için de ucuza denemek için güzel bir fırsat şehri Prag.
Becherovka:  Bu da Çeklerin Jagermeister’ı gibi bir şey. Shot ile servis ediliyor.

Mekanlar:

Restoranlar_ Kafeler:

Restaurace V Cipu: Geleneksel Çek yemeği yanı sıra her türlü yemeği bulabileceğiniz otantik bir restoran. Erasmus klubü ile ilk gittiğimiz yerdi. Güzel bir mekanda ucuza yiyip içebilmenin keyfine varılabilir. Ha bir de Old Town’ın göbeğinde güzel bir mevkide yeri. Passage to Old Town yazısını görünce soldaki Michalska sokağına sapıp sonunda görebilirsiniz.

Potrefena Husa: Bir restoranlar zinciri ama ana şubesi Namesti Republiky metro istasyonu yakınında. Her türlü yemek var yine, güzel ve şık bir mekan.

Cafe Palanda- Burger House tarzında bir mekan ama hamburgerleri ve patatesleri şahaneydi. Olsa da yine gitsek. Yine Namesti Republiky civarında.

Jiu Zhou Running Sushi: İlk sushimi yiyip müdavimi olduğum mekan. Pek çok çeşit sushinin yanında türlü türlü hamur işleri, tatlılar ve tropik meyvelerine de running sushi bandından abanabilirsiniz. Ha bir de gayet ucuz, 300 koruna fix menü (30 lira civarı), patlayana kadar yemek serbest. Hindistan cevizi sütünü bantta görürseniz affetmeyin.

Vinarna U Sudu: Fiyat ve kalite dengesi olarak güzel olan bir restoran-bar. Üst katı tercih edin, sigara içilmeyen kısmı.

Cukrarna Alchymista: Beni adına bakmadan yazdıracak kadar hayran bırakan güzel mi güzel bir kafe. Gül ağaçlarıyla çevrili yemşeyil bahçesinde bir sandalye kapın ve çikolatalı cheesecake’nizin yanında elderberry limonatınızı yudumlayarak huzur bulun. İç dekoru da şahaneydi. Bir kafe açsam ilham alacağım yer burası olurdu, o kadar diyorum.

The Farm Letna: Bu da bir önceki kafeye epey yakın bir yerde. Organik ve sağlıklı yiyecek takıntısı olana bir alternatif kafe. Öğle yemeği servisi da var. Fiyatlar ortalama üstü.

Barlar/diskolar vs:
Vytopna: Biranızı tren rayları üzerinden gelerek ve model trenlerle servis edilsin mi istiyorsunuz. Gidin ve görün. Fikir şahane. Muzeum metro istasyonuna çok yakın bir pasajın içinde bir bar. Fiyatlar normal.

Kavarna Kabinet: Okula yakın bir bardı. Sakin ve güzel bir mekan. Fiyatlar normal.

Beer Geek: Yüzlerce birayı bir arada bulabilirsiniz. Mekan biraz hipster ama ortam sakin ve güzel. Fiyatlar ortalama üstü.

Beer Museum: Biraz turistik bir mekan ama yine yüzlerce çeşit birayı bulmak mümkün. 5’li küçük deneme ölçüsüyle (0.2 cl) 5 çeşit deneyebilirsiniz. Fiyatlar ortalama üstü. Fakat burası Çek Cumhuriyeti. Ortalama üstü ve Türkiye’nin bayağı altı not etmek lazım. Bu mekanın kötü yanı fazla dumanaltı olması. Çek Cumhuriyeti’yle genel olarak rahatsızlığım da kapalı ortamlarda sigaranın hala yasaklanmamış olması.

Chapeau Rouge: Biralara doyduktan sonra dans etmeye gidilebilecek ortalama bir mekan. Güzel yanı hiçbir şey içmeseniz de sizi sıkboğaz edecek kimse yok. Gece yarısına doğru aşırı kalabalık, klostrofobikler uzak dursun.

Popo:  Erasmusluların takıldığı bir club. Yine dumanaltı problemi var.

KU Bar: Dumanaltı olmadan dans edilebilecek mekan arayanlara tavsiye edilebilir. Dezavantajı fiyatlarının yüksek olması. Öyle ki 75 koruna(yaklaşık 7.5 lira) olan birayı sadece burada görmüştüm. Türkiye’den gelenlere çarpmaz, o ayrı.

8 Haziran 2014 Pazar

Küçük bir İspanya Turu- Round 1: Barselona Barcelona!



Bu ayın (mayıs) 10 ile 17'si arasında Barselona'ya gitme şansım oldum. Hem 2 yıl aradan sonra tekrar yurtdışına çıkacağım hem de aylar sonra erkek arkadaşımla görüşeceğim için çok heyecanlıydım. Ve mükemmel bir hafta geçirdim. Buraya da yıllar sonra yazmaya karar verme sebebim, bu anıları bir yere kaydetmek ve birilerinin işine yarayabilecek bazı mekan/yapılacaklar listesi oluşturmaktır.

Barselona'nın bende ilk uyandırdığı izlenim tipik bir Akdeniz şehri olsa da, keşfettikçe büyüsüne kapıldım ve her yerine ayrı ayrı bayıldım. İstanbul ve İzmir'de yaşamış, çeşitli Avrupa şehirlerini (çok olmasa da) gezmiş birisi olarak diyebilirim ki Barselona gördüğüm en yaşanası şehir. Havası güzel, şehir çok hareketli, mimarisi ve şehir planlaması (ulaşım dahil) çok iyi, insanlar sıcakkanlıklı, yemekler sevilesi, ee bir de deniz kenarında yeme de yanında yat. Tipik Akdeniz havasını deniz kenarında ve ya her cadde köşesinde dışarıya atılan masa ve sandelyelerde oturan, sürekli yiyip için insanlardan alabilirsiniz.

İlk başta benim en sevdiğim kısımlarından birinden başlayayım; şehirde hemen hemen her yere ulaşan metro ağı. O kadar İspanyollar tembel, düzensiz deseler de metro ağı Almanya'yı aratmayacak kadar düzgün ve seferler de aynı şekilde dakik ve sorunsuzdu. En büyük aktarma istasyonu olan Diagonal ile her yere geçiş yapmak mümkün. Diagonal'ın bende ilk uyandırdığı his, büyüklüğü ve her yere bağlantısı olmasıyla bana Paris'teki Chatelet Les Halles'i anımsatmasıydı. Neyse geçeyim laf salatasını ve sadede geleyim. Wikitravel ve tripadvisor'dan esinlenerek bu yazımı sıkıcılıktan kurtarmak adına madde madde yazacağım.

Görülmesi gereken yerler:



Park Güell:


İlk gün gezdiğim ve en çok beğendiğim yerlerden biri olan Park Güell'e ulaşmak Lesseps adlı metro durağıyla mümkün. Hem tepeden şehir manzarasını izlemek hem de ilginç mimarisiyle Alice Harikalar Diyarı'nda gibi hissetmek ve ayrıca adı üstünde parkta yeşillikler ve turist kalabalığına rağmen kuytu bir köşe bulup kafa dinlemek (park çok büyük olduğu için her zaman mümkün) için gayet uygun bir yer. Benim en çok sevdiğim yapı ise renkli binalara rağmen, deniz dalgasından esinlenerek yapılmış şu tarz tuhaf  eserler. Ben nedense uzaktan bakınca bunu dev bir brokoli demetine benzettim.









Plaça de Catalunya: Meşhur La Rambla caddesine giriş meydanı burası. Bir nevi İstiklal'e girmeden önceki Taksim meydanı ile benzeştirebiliriz. Zara, Mango, Stradivarius gibi İspanyol orijinli mağazaları da bolca mümkün.
La Rambla: Klasik Barselona'yı gezmeye giden bir Türk olarak ilk başta ben de İstiklal caddesine çok benzetsem de aslında çok daha düzenli ve güzel bir cadde. Bir kere her iki tarafında ağaçların sıralı olması ve  caddenin sonunun direkt limana erişmesiyle İstiklal caddesini döver bence.

Vücut boyası ve kostümlerle her türlü karaktere bürünmüş sokak sanatçılarına sık sık rastlamak ve elinizde bulunan bozuk paralarla fotoğraf çektirmek, onlarca hediyelik eşya dükkanlarını ve mağazaları gezmek ise yapılacak klasik aktivitelerden bazıları. Fakat benim en sevdiğim yer, pasaj şeklinde girişi olan açık hava pazarı, La Boqueria. Yenilecek içilecek her şeyi burada mümkün, bir nevi kermes gibi ama tropikal meyveleri, renk renk çikolata ve şekerlemeleriyle daha göz alıcı. Her gittiğimde elimde bir bardak karışık taze meyve suyuyla çıkmak ise benim rutinim haline gelmişti.
 La Rambla çevresinde diğer görülmesi gereken yer ise, tarihi binaları ve bana Venedik'i anımsatan dar ve ilginç sokaklarıyla Gothic neighbourhood.

Port Well: Burası da La Rambla caddesinin sonunda erişilen liman. Daha çok yat limanı gibi ama deniz aşıklarına şehiri daha da sevdiresi.


Plaça d'Espanya: Kaldığım hostellere yakınlığı sebebiyle sık gezdiğim meydanlardan biri de Plaça d'Espanya'ydı. Bu meydanda ilk göze çarpan şey eskiden boğa güreşi etkinliklerinde kullanılan fakat şimdi alışveriş merkezi olan devasa arena ( Las Arenas) ve iki adet büyük dikilitaş şeklinde oluşmuş kapı. 
Meydanın arka tarafında ise belediye binası tarzından büyük bir bina vardı. Buradaki en ilginç ve görülmesi gereken şey ise yaz saati uygulaması ile akşam 9'da başlayıp 11 buçukta biten devasa havuzdaki ışık ve su gösterisi, Font de Magica (Magic Fountain). İspanyollar suyu bol bulmuş olmalılar ki su gösterisi alanı gerçekten çok çok büyük, ortadaki büyük havuzdaki su ise neredeyse arşa değiyordu. Her yarım saatte bir şarkıların teması değişiyor ve ışık ve su gösterisi de ona göre şekilleniyor. Ben gittiğimde mesela önce Disney şarkılarına ve sonra İspanyolca aşk şarkıların olduğu temalardaki gösteriye denk geldik.

La Sagrada Familia: Aynı isimli metro durağından kolayca erişilebilen Gaudi'nin en önemli eserlerinden biri olan ünlü kathedral. Gerçekten çok göz kamaştırıcı. Hele metrodan inip karşında direkt böyle büyük ve güzel yapıyı görmek gerçekten nefes kesici. Bir 5-10 dakika mal mal bakakalıyor insan. Fakat sanat ve mimariden zerre anlamayan bir bünye olarak içeriye girmek için 14 euro vermekten pek mutlu olduğum söylenemez. Fakat özellikle mimariyle biraz ilginiz varsa içerisi de içerisine kathedral korosu için her birine bir şarkıcı olacak şekilde akustiği de göz önüne alarak 1000 şarkıcıyı sığdırabilecek vault tarzı tavan mimarisi ve değişik pencere ve duvar yapılarıyla görülmeye değer.

Casa Batllo: Gaudi'nin Battlo ailesi için yaptığı şaheser bir malikane. Gelmeden önce internetten araştırdığım kadarıyla evin iç mimarisi, ışığın pencerelerden yansırken yaptığı aura ve terası harikaydı. Evin dış yapısı da gayet gözalıcıydı. Fakat giriş 21 euro olduğu için maalesef çıplak gözle içerisini göremedim.

Casa Mila: Casa Battlo kadar göz alıcı olmasa da benzer mimari özellikler taşıyan Casa Mila da yine aynı biraz pahalı ve zengin görünen bölgede. Casa Mila'nın dış çephesi ben gittiğimde yeşil bir tente gibi bir şeyle kapatılmıştı, temizlik amaçlı olduğu söylendi. Umarım İspanyol tembelliğiyle uzun süren bir işlem olmaz.

Yenilecek/İçilecekler/Mekanlar:
Gelelim konuşmayı en çok sevdiğim konuya; yemekler! İspanyollar da bizim gibi yemeyi içmeyi açıkçası pek seviyorlar. Günde 4-5 öğün şeklinde yiyorlar ve bunu La Rambla'da ya da sahil kenarında dışarı atılan masa ve sandalyelere kurulup sürekli yemek yiyen ve içen insan kalabalığından da gözlemleyebiliyorsun. Birinci ağızdan duyduğum kadarıyla da sabah 8-9 gibi kahvaltı, 11 gibi hobbitler gibi ikinci bir atıştırmalık kahvaltı, öğlen 2-4 arası (aynı zamanda süpermarketler hariç bütün mağazaların kapandığı siesta saati) öğle yemeği, akşam 6 civarı merienda ve akşam 9-11 arası ise (bu kısım en tuhafı) bizimkisine göre biraz daha hafif olan akşam yemeğini yiyorlar.

Tapas: Tapa denilen şey İspanya'da en sevdiğim yemek kültürü. Aslında tapa genelde alkolle tüketilen küçük porsiyonlardan oluşan pek çok yemeğe verilen genel ad.  En çok akşam 5-6 gibi merienda denilen öğle ile akşam yemeği arasındaki öğünde yeniliyor. Buna tortilla (patatesli omlet), domatesli ve parmesanlı ekmek dilimleri, paella, tavuk, et veya jambon şiş, elma dilim patates,kroket, kalamar ve bir sürü şirin şirin süslenmiş küçük porsiyonda yemek dahil olabiliyor. Domuz etinden ve deniz ürünlerinden pek hazetmediğim için benim denediklerim kısıtlıydı ama yine de paella'nın tadına bakmadan dönmeyeyim dedim. En sevdiklerim ise;
patatas bravas: İngilizcesiyle brave patatoes. Baharatlı elma dilim ve ya küp küp kesilmiş patateslerin üzerine acılı değişik bir domates sosu dökülmesiyle yapılan basit bir başlangıç yemeği ama ben çok sevdim.

 Sosu her ne kadar görünürde ketçap ve mayonez karışımı gibi olsa da, aslında öğrendiğim kadarıyla sarımsak, soğan,acı biber, domates, sirke, kimyon ve kekiğin sotelenmesiyle yapılan daha komplike bir sosmuş. Yediğim en güzel versiyonu hiç ummadığımız dandik görünümlü Peru'ların işlettiği bir tapas bar'dı. Elma dilim şeklinde, baharatlı ve çıtır çıtırdı. Diğer yediğim yerlerde küp küp doğranmış sade patatesleri sadece o sosla servis etmişlerdi.Fakat Plaça d'Espanya'da Tapa Tapa adlı bir tapas barda da gayet başarılı ilk beğendiğime benzer bir versiyonunu yedim.
brocheta de pollo/pollastre: Bu da aslında bildiğimiz tavuk şiş ama benim yediğim değişik bir sosa bandırılıp susamla kaplanmıştı ve tadına bayıldım! Bunu da ilk Tapa Tapa adındaki mekanda denedim.
croqetas: Sebze, jambon ve ya peynir ile doldurulmuş çeşit çeşit kroketler. Bunu da La Rambla civarında adını hatırlamadığım Katalan restoranında domatesli ekmeklerle bol bol tükettim.

Sangria : Bu sanırım hayatımda denediğim kokteyl grubuna giren en güzel şey. İnternetteki tariflerine göre şarabın içine taze sıkılmış portakal suyu ve az miktar limon suyu eklenip ince ince dilimlenmiş elma ve portakalla da süsleniyor. Dolapta birkaç saat dinlendikten sonra da servis ediliyor. En güzel versiyonlarını pizza yanında La Taglietalla'da ve tapaların yanında Tapa Tapa'da içtim.

Gazpacho: Yine o bahsettiğim La Rambla'daki Katalan restoranında yediğim soğuk çorba olan gazpacho da değişik bir lezzetti. Domates çorbasının soğuk hali gibi fakat çorbadan çok sulu salata gibi. Sanırım bizde de Antep çevresinde benzer bir şey vardı. Anavatanı İspanya'nın güney ve yazları epeyce kavrulan bölgesi Andalucia (Endülüs) imiş. Zaten anca sıcak havaya iyi gider.


La Taglietalla: Bu aslında İspanya, Fransa ve Almanya'da (en çok da İspanya'da) bulunan İtalyan restoranlar zinciri. İspanya'ya gidip sürekli İtalyan yemeği yemek tuhaf gelebilir ama yediğim her şey çok başarılıydı. Fiyatlar ise porsiyon büyüklüğüne göre aslında gayet makul. Denediğim ve bayıldığım lezzetleri ise pesto rosso panna (kremalı pesto soslu ve kurutulmuş domatesli  makarna), bolonez soslu lazanya ve 7 peynirli pizza.

Churros: Ve churros!


Çok tipik bir İspanyol tatlısı olduğunu iddia etseler de şekil şemal olarak aynı kerhane tatlısı. Farkı ise kerhane tatlısına göre sanki biraz daha ince ve bizim gibi şerbetlemek yerine sıcak çikolataya daldırıp yiyorlar. Tipik bir kahvaltılık.

Cacaolat: Son olarak bahsetmek istediğim ise İspanya'nın sadece Katalan bölgesindeki marketlerde satılan coca cola görünümlü şişeleriyle dünyanın en güzel çikolatalı sütü Cacaolat!
Fazla yük olmasa ve valizim bozulmasaydı çantama doldurup buraya getiresim geldi. Bir de Valor markasındaki çikolatalar da harikaydı. Çikolataseverlere şiddetle tavsiye edilir!