16 Ocak 2021 Cumartesi

Hello darkness my old friend

2021'den merhaba. Artık muhtemelen hala blog okuyan 3 kişi falan kaldığından burası benim kendi kendime kurduğum monologlarla dolacak/ya da yine unutup burayı bırakıp gittiğim için dolmayacak. Neyse, açılışımızı Netflix'teki Love, Death Robots serisinin nadir güzel bulduğum bölümlerinden birinde (Beyond the Aquila Rift) tanıştığım şarkıyla açayım.
Aslında bu postu sadece 5 yıl sonra blogu açmak için yazacaktım ama madem Living In The Shadows şarkısı vesiliyle Love, Death Robots'tan laf açtım, seri hakkında fikrimden de kısaca bahsedeyim çünkü biliyorum çok merak ediyorsunuz fikirlerimi* (pun intended):

 
Abartıldığı kadar güzel olmayan ama birkaç bölümüyle dikkat çeken birbirinden bağımsız öyküleri olan kısa netflix animasyonları serisi. Bana tavsiye eder misiniz diye soranlara önce Beyond the Aquila Rift'i izlemesini (bkz: Living In The Shadows) ve eğer beğenirlerse diğer bölümlere (bkz: Zima Blue) de bakmasını söylüyorum. Çünkü çoğu boş boş bölümler; ama yapacak başka bir şeyiniz yoksa 10-15 dakikalık süreleriyle çerez gibi gidiyor zaten. Ya da hiç uğraşmayın direkt Living In The Shadows'u dinleyin geçin. Bu aralar ruh halimi de çok güzel yansıtan bir şarkı...

17 Şubat 2016 Çarşamba

Bird

Doctor Who'nun Heaven Sent bolumune fazlasiyla ayilip bayilmistim cunku cocuklugumdan aklimda yer eden Grimm hikayesine bolumun sonunu cok guzel baglamisti. Arada sanirim kendime bu hikayeyi yine hatirlatmam gerekiyor. Hepimiz o kus degil miyiz, vazgecmememiz lazim; belki de bu sondan besinci yumruktur azbantiuma.

The shepherd boy:

...the King said: "The third question is, how many seconds of time are there in eternity." Then said the shepherd boy said:"In Lower Pomerania is the Diamond Mountain, which is two miles and a half high, two miles and a half wide, and two miles and a half in depth; every hundred years a little bird comes and sharpens its beak on it, and when the whole mountain is worn away by this, then the first second of eternity will be over."

26 Temmuz 2015 Pazar

Gönlüm Prag'da kaldı...


Erasmus Mundus ile master'a başladığımdan beri buraya hiçbir şey yazmaya yeltenmedim. Aslında çok gezdim, gördüm ve yaşadım ama üşengeçlik işte öyle pek yazmaya yeltenemedim. İlk durak olarak 4 ay Delft'te kalsak da benim gönlüm Şubat-Haziran arasını geçirdiğim Prag'da kaldı.Eylülde Gent yerine Prag'a gitsek şahsen çok mutlu olurdum. Neden mi?

Prag, Hollanda'nın depresif havası ile karşılaştırınca cıvıl cıvıl ve hareketli bir şehir. Ucuzluğundan dolayı daha çok gezip keşfetme imkanı bulduğum için belki de moralimin daha iyi olduğu bir dönemde oradaydım ama bunu düşünen sadece ben değilim, bütün sınıf arkadaşlarım hem fikir. Dışarıda yemek yemek, alkol (özellikle bira), ulaşım, kira her şey ucuz. Sadece Avrupa standartlarında değil, İstanbul'dan da daha ucuz. Öğrenci kartıyla sınırsız 1 aylık ulaşıma (aylık paso gibi bir şey) Türk parasıyla 26 lira verdim, evet lirayla! Hem de bizim gibi otobüslerde sürünmüyorlar, çok güzel bir metro sistemleri var ve hemen her yere metro ile ulaşabiliyorsun. Bira desen 50'lik bardağı 25 koruna ile 50 koruna (2.5-5 lira) arasında değişiyor. Hal böyle olunca Hollanda'daki iki yakası bir araya gelmeyen depresifliğini üzerimden attım ve gezebildiğim kadar gezdim ve çok güzel bir 5 ay geçirdim Prag'da. Yine dönmeyi ister gönül.

Anılarım hala canlıyken en sevdiğim mekanların ve gezilecek yerlerin listesini yapmak istiyorum. Birinin işine yarar mı bilmem ama geri dönmeyi düşündüğümde ben direkt bakarım en azından buraya. Turistlik yerlerden başlayıp günlük hayatta gidilecek mekanlara kadar yazmayı planlıyorum üşenmezsem. Bu arada tamamen ayrı bir blog yazısı olabilir ama Prag'dan sonra gezilecek en güzel Çek şehri Cesky Krumlov, masallar diyarı gibi bir yerdi.

 Gezilecek görülecek yerler:
Vyšehrad: Kalesiyle olsun manzarasıyla olsun, herkesin ilk gittiği Prag kalesine on basar. Ayrıca Vlatava nehrinin tüm uzantılarını ve panoromik olarak Prag'ı görmek mümkün.

Prag kalesi: Buradan da şehrin tepeden görüntüsünü görmek mümkün, kocaman bir alan ve içerisinde bir sürü yapıyı barındırıyor. Kaleyi, katedralini, Golden Lane (Altın Yol) denen simyacılardan kalma minik rengarenk evleri görmek mümkün ama en çok bahçesi görülmeli bence hem de o bedava :)

Staroměstské náměstí (Old Town Square): Her saat başı içindeki kuklaları oynayan Astronomik saati, şatoyu andıran gotik klisesiyle, daracık otantik sokaklarıyla kendinizi ortaçağda hissetmek istiyorsanız sizi buraya bekleriz. Yüzlerce turistik  hediyelik eşya dükkanını göz ardı edin lütfen.

Karluv Most (Charles Bridge): İlk gördüğümde benim için Prag'daki en göz alıcı şeydi . İki yanına dizilmiş heykelleri ve Vlatava nehrini izleyerek Old Town’dan karşı yakasındaki Malostranska’ya kadar yürümenizi tavsiye ederim. Hatta Malostranska kısmına vardığınızda Kafka Müzesi yolu üzerinde nehir kenarındaki bir noktadan da köprüyü izlemek şahane. Game of Thrones için King’s Landing sahnelerini burada çekebilirlermiş, Hırvatistan’dan tek eksiği deniz yerine nehir kenarında olması.

Letna Park: Kafa dinlemek için ve Prag’ın köprülerinin sıralı manzarasını izlemek için birebir. Evet, o merak ettiğiniz fotoları buradan çekmişler.

Petrin’s Hill: Funikülerle çıkılan bir tepe. Bahar aylarında kiraz çiçekleri açtığında aşıkların gitmesiyle ünlü. Ben maalesef kuru ağaçların olduğu sezon gitmiştim.

Namesti Republiky: Old Town’dan yürüme mesafesinde modern ve eskinin çok güzel harmanlandığı bir muhit. Çevresinde güzel kafeler ve restoranlar var.

Yenilecek/İçilecekler:
Benim gözümde hiçbir yer Türk yemeklerinin yerini tutmasa da dışarıda yemek yemenin keyifli olduğu bir şehir Prag. Denizden uzak olduğu için genelde et yemeklerine yoğunlaşmışlar ve ortaçağ stili lokantalar bol. Yemekler genelde yağlı ve soslu ama aralarında sevebileceğiniz seçenek bulma imkanı var.

Goulash: Bu bir Macar yemeği. Sosu çok lezzetli, et sevenlere önerilir.
Svíčková- Kremalı Sirloin: Yine bir et yemeği, bread dumplings denen hamurumsu ekmek dilimleriyle servis ediliyor. Porsiyonu goulashtan küçük ve lezzetli bir yemek.
Trdelnik: Bunu da Macarlardan almışlar Trdlo da deniyor sanırım. Tarçınlı açma gibi bir şey ama mikemmel! Sokakta sıcak yapılanlardan almanız tavsiyem.
Pork knee: Ben yemedim ama yiyenler ve sevenleri pek övüyor. Yalnız aman dikkat porsiyonlar devasa! 1.2 kg ve y 800 gramdı gördüklerim. Kemik dahil tabii. Genelde 2 kişi paylaşarak yiyor.
Medovnik (Honey cake): Ballı ve tarçınlı kek. Hafif ve lezzetli bir tatlı.
Bira bira bira!: En ucuz ve en çok giden içecek. Her yerin kendi markası var neredeyse, o yüzden beer from the tap diyin yeter. Pilsner Urquell, Staropramen, Budweiser, Matuska falan hepsi güzel. Süpermarketten 1 liraya falan denk gelen bir Kozel de kapabilirsiniz. Benim gibi hiç cider içmemiş cahiller için de ucuza denemek için güzel bir fırsat şehri Prag.
Becherovka:  Bu da Çeklerin Jagermeister’ı gibi bir şey. Shot ile servis ediliyor.

Mekanlar:

Restoranlar_ Kafeler:

Restaurace V Cipu: Geleneksel Çek yemeği yanı sıra her türlü yemeği bulabileceğiniz otantik bir restoran. Erasmus klubü ile ilk gittiğimiz yerdi. Güzel bir mekanda ucuza yiyip içebilmenin keyfine varılabilir. Ha bir de Old Town’ın göbeğinde güzel bir mevkide yeri. Passage to Old Town yazısını görünce soldaki Michalska sokağına sapıp sonunda görebilirsiniz.

Potrefena Husa: Bir restoranlar zinciri ama ana şubesi Namesti Republiky metro istasyonu yakınında. Her türlü yemek var yine, güzel ve şık bir mekan.

Cafe Palanda- Burger House tarzında bir mekan ama hamburgerleri ve patatesleri şahaneydi. Olsa da yine gitsek. Yine Namesti Republiky civarında.

Jiu Zhou Running Sushi: İlk sushimi yiyip müdavimi olduğum mekan. Pek çok çeşit sushinin yanında türlü türlü hamur işleri, tatlılar ve tropik meyvelerine de running sushi bandından abanabilirsiniz. Ha bir de gayet ucuz, 300 koruna fix menü (30 lira civarı), patlayana kadar yemek serbest. Hindistan cevizi sütünü bantta görürseniz affetmeyin.

Vinarna U Sudu: Fiyat ve kalite dengesi olarak güzel olan bir restoran-bar. Üst katı tercih edin, sigara içilmeyen kısmı.

Cukrarna Alchymista: Beni adına bakmadan yazdıracak kadar hayran bırakan güzel mi güzel bir kafe. Gül ağaçlarıyla çevrili yemşeyil bahçesinde bir sandalye kapın ve çikolatalı cheesecake’nizin yanında elderberry limonatınızı yudumlayarak huzur bulun. İç dekoru da şahaneydi. Bir kafe açsam ilham alacağım yer burası olurdu, o kadar diyorum.

The Farm Letna: Bu da bir önceki kafeye epey yakın bir yerde. Organik ve sağlıklı yiyecek takıntısı olana bir alternatif kafe. Öğle yemeği servisi da var. Fiyatlar ortalama üstü.

Barlar/diskolar vs:
Vytopna: Biranızı tren rayları üzerinden gelerek ve model trenlerle servis edilsin mi istiyorsunuz. Gidin ve görün. Fikir şahane. Muzeum metro istasyonuna çok yakın bir pasajın içinde bir bar. Fiyatlar normal.

Kavarna Kabinet: Okula yakın bir bardı. Sakin ve güzel bir mekan. Fiyatlar normal.

Beer Geek: Yüzlerce birayı bir arada bulabilirsiniz. Mekan biraz hipster ama ortam sakin ve güzel. Fiyatlar ortalama üstü.

Beer Museum: Biraz turistik bir mekan ama yine yüzlerce çeşit birayı bulmak mümkün. 5’li küçük deneme ölçüsüyle (0.2 cl) 5 çeşit deneyebilirsiniz. Fiyatlar ortalama üstü. Fakat burası Çek Cumhuriyeti. Ortalama üstü ve Türkiye’nin bayağı altı not etmek lazım. Bu mekanın kötü yanı fazla dumanaltı olması. Çek Cumhuriyeti’yle genel olarak rahatsızlığım da kapalı ortamlarda sigaranın hala yasaklanmamış olması.

Chapeau Rouge: Biralara doyduktan sonra dans etmeye gidilebilecek ortalama bir mekan. Güzel yanı hiçbir şey içmeseniz de sizi sıkboğaz edecek kimse yok. Gece yarısına doğru aşırı kalabalık, klostrofobikler uzak dursun.

Popo:  Erasmusluların takıldığı bir club. Yine dumanaltı problemi var.

KU Bar: Dumanaltı olmadan dans edilebilecek mekan arayanlara tavsiye edilebilir. Dezavantajı fiyatlarının yüksek olması. Öyle ki 75 koruna(yaklaşık 7.5 lira) olan birayı sadece burada görmüştüm. Türkiye’den gelenlere çarpmaz, o ayrı.

8 Haziran 2014 Pazar

Küçük bir İspanya Turu- Round 1: Barselona Barcelona!



Bu ayın (mayıs) 10 ile 17'si arasında Barselona'ya gitme şansım oldum. Hem 2 yıl aradan sonra tekrar yurtdışına çıkacağım hem de aylar sonra erkek arkadaşımla görüşeceğim için çok heyecanlıydım. Ve mükemmel bir hafta geçirdim. Buraya da yıllar sonra yazmaya karar verme sebebim, bu anıları bir yere kaydetmek ve birilerinin işine yarayabilecek bazı mekan/yapılacaklar listesi oluşturmaktır.

Barselona'nın bende ilk uyandırdığı izlenim tipik bir Akdeniz şehri olsa da, keşfettikçe büyüsüne kapıldım ve her yerine ayrı ayrı bayıldım. İstanbul ve İzmir'de yaşamış, çeşitli Avrupa şehirlerini (çok olmasa da) gezmiş birisi olarak diyebilirim ki Barselona gördüğüm en yaşanası şehir. Havası güzel, şehir çok hareketli, mimarisi ve şehir planlaması (ulaşım dahil) çok iyi, insanlar sıcakkanlıklı, yemekler sevilesi, ee bir de deniz kenarında yeme de yanında yat. Tipik Akdeniz havasını deniz kenarında ve ya her cadde köşesinde dışarıya atılan masa ve sandelyelerde oturan, sürekli yiyip için insanlardan alabilirsiniz.

İlk başta benim en sevdiğim kısımlarından birinden başlayayım; şehirde hemen hemen her yere ulaşan metro ağı. O kadar İspanyollar tembel, düzensiz deseler de metro ağı Almanya'yı aratmayacak kadar düzgün ve seferler de aynı şekilde dakik ve sorunsuzdu. En büyük aktarma istasyonu olan Diagonal ile her yere geçiş yapmak mümkün. Diagonal'ın bende ilk uyandırdığı his, büyüklüğü ve her yere bağlantısı olmasıyla bana Paris'teki Chatelet Les Halles'i anımsatmasıydı. Neyse geçeyim laf salatasını ve sadede geleyim. Wikitravel ve tripadvisor'dan esinlenerek bu yazımı sıkıcılıktan kurtarmak adına madde madde yazacağım.

Görülmesi gereken yerler:



Park Güell:


İlk gün gezdiğim ve en çok beğendiğim yerlerden biri olan Park Güell'e ulaşmak Lesseps adlı metro durağıyla mümkün. Hem tepeden şehir manzarasını izlemek hem de ilginç mimarisiyle Alice Harikalar Diyarı'nda gibi hissetmek ve ayrıca adı üstünde parkta yeşillikler ve turist kalabalığına rağmen kuytu bir köşe bulup kafa dinlemek (park çok büyük olduğu için her zaman mümkün) için gayet uygun bir yer. Benim en çok sevdiğim yapı ise renkli binalara rağmen, deniz dalgasından esinlenerek yapılmış şu tarz tuhaf  eserler. Ben nedense uzaktan bakınca bunu dev bir brokoli demetine benzettim.









Plaça de Catalunya: Meşhur La Rambla caddesine giriş meydanı burası. Bir nevi İstiklal'e girmeden önceki Taksim meydanı ile benzeştirebiliriz. Zara, Mango, Stradivarius gibi İspanyol orijinli mağazaları da bolca mümkün.
La Rambla: Klasik Barselona'yı gezmeye giden bir Türk olarak ilk başta ben de İstiklal caddesine çok benzetsem de aslında çok daha düzenli ve güzel bir cadde. Bir kere her iki tarafında ağaçların sıralı olması ve  caddenin sonunun direkt limana erişmesiyle İstiklal caddesini döver bence.

Vücut boyası ve kostümlerle her türlü karaktere bürünmüş sokak sanatçılarına sık sık rastlamak ve elinizde bulunan bozuk paralarla fotoğraf çektirmek, onlarca hediyelik eşya dükkanlarını ve mağazaları gezmek ise yapılacak klasik aktivitelerden bazıları. Fakat benim en sevdiğim yer, pasaj şeklinde girişi olan açık hava pazarı, La Boqueria. Yenilecek içilecek her şeyi burada mümkün, bir nevi kermes gibi ama tropikal meyveleri, renk renk çikolata ve şekerlemeleriyle daha göz alıcı. Her gittiğimde elimde bir bardak karışık taze meyve suyuyla çıkmak ise benim rutinim haline gelmişti.
 La Rambla çevresinde diğer görülmesi gereken yer ise, tarihi binaları ve bana Venedik'i anımsatan dar ve ilginç sokaklarıyla Gothic neighbourhood.

Port Well: Burası da La Rambla caddesinin sonunda erişilen liman. Daha çok yat limanı gibi ama deniz aşıklarına şehiri daha da sevdiresi.


Plaça d'Espanya: Kaldığım hostellere yakınlığı sebebiyle sık gezdiğim meydanlardan biri de Plaça d'Espanya'ydı. Bu meydanda ilk göze çarpan şey eskiden boğa güreşi etkinliklerinde kullanılan fakat şimdi alışveriş merkezi olan devasa arena ( Las Arenas) ve iki adet büyük dikilitaş şeklinde oluşmuş kapı. 
Meydanın arka tarafında ise belediye binası tarzından büyük bir bina vardı. Buradaki en ilginç ve görülmesi gereken şey ise yaz saati uygulaması ile akşam 9'da başlayıp 11 buçukta biten devasa havuzdaki ışık ve su gösterisi, Font de Magica (Magic Fountain). İspanyollar suyu bol bulmuş olmalılar ki su gösterisi alanı gerçekten çok çok büyük, ortadaki büyük havuzdaki su ise neredeyse arşa değiyordu. Her yarım saatte bir şarkıların teması değişiyor ve ışık ve su gösterisi de ona göre şekilleniyor. Ben gittiğimde mesela önce Disney şarkılarına ve sonra İspanyolca aşk şarkıların olduğu temalardaki gösteriye denk geldik.

La Sagrada Familia: Aynı isimli metro durağından kolayca erişilebilen Gaudi'nin en önemli eserlerinden biri olan ünlü kathedral. Gerçekten çok göz kamaştırıcı. Hele metrodan inip karşında direkt böyle büyük ve güzel yapıyı görmek gerçekten nefes kesici. Bir 5-10 dakika mal mal bakakalıyor insan. Fakat sanat ve mimariden zerre anlamayan bir bünye olarak içeriye girmek için 14 euro vermekten pek mutlu olduğum söylenemez. Fakat özellikle mimariyle biraz ilginiz varsa içerisi de içerisine kathedral korosu için her birine bir şarkıcı olacak şekilde akustiği de göz önüne alarak 1000 şarkıcıyı sığdırabilecek vault tarzı tavan mimarisi ve değişik pencere ve duvar yapılarıyla görülmeye değer.

Casa Batllo: Gaudi'nin Battlo ailesi için yaptığı şaheser bir malikane. Gelmeden önce internetten araştırdığım kadarıyla evin iç mimarisi, ışığın pencerelerden yansırken yaptığı aura ve terası harikaydı. Evin dış yapısı da gayet gözalıcıydı. Fakat giriş 21 euro olduğu için maalesef çıplak gözle içerisini göremedim.

Casa Mila: Casa Battlo kadar göz alıcı olmasa da benzer mimari özellikler taşıyan Casa Mila da yine aynı biraz pahalı ve zengin görünen bölgede. Casa Mila'nın dış çephesi ben gittiğimde yeşil bir tente gibi bir şeyle kapatılmıştı, temizlik amaçlı olduğu söylendi. Umarım İspanyol tembelliğiyle uzun süren bir işlem olmaz.

Yenilecek/İçilecekler/Mekanlar:
Gelelim konuşmayı en çok sevdiğim konuya; yemekler! İspanyollar da bizim gibi yemeyi içmeyi açıkçası pek seviyorlar. Günde 4-5 öğün şeklinde yiyorlar ve bunu La Rambla'da ya da sahil kenarında dışarı atılan masa ve sandalyelere kurulup sürekli yemek yiyen ve içen insan kalabalığından da gözlemleyebiliyorsun. Birinci ağızdan duyduğum kadarıyla da sabah 8-9 gibi kahvaltı, 11 gibi hobbitler gibi ikinci bir atıştırmalık kahvaltı, öğlen 2-4 arası (aynı zamanda süpermarketler hariç bütün mağazaların kapandığı siesta saati) öğle yemeği, akşam 6 civarı merienda ve akşam 9-11 arası ise (bu kısım en tuhafı) bizimkisine göre biraz daha hafif olan akşam yemeğini yiyorlar.

Tapas: Tapa denilen şey İspanya'da en sevdiğim yemek kültürü. Aslında tapa genelde alkolle tüketilen küçük porsiyonlardan oluşan pek çok yemeğe verilen genel ad.  En çok akşam 5-6 gibi merienda denilen öğle ile akşam yemeği arasındaki öğünde yeniliyor. Buna tortilla (patatesli omlet), domatesli ve parmesanlı ekmek dilimleri, paella, tavuk, et veya jambon şiş, elma dilim patates,kroket, kalamar ve bir sürü şirin şirin süslenmiş küçük porsiyonda yemek dahil olabiliyor. Domuz etinden ve deniz ürünlerinden pek hazetmediğim için benim denediklerim kısıtlıydı ama yine de paella'nın tadına bakmadan dönmeyeyim dedim. En sevdiklerim ise;
patatas bravas: İngilizcesiyle brave patatoes. Baharatlı elma dilim ve ya küp küp kesilmiş patateslerin üzerine acılı değişik bir domates sosu dökülmesiyle yapılan basit bir başlangıç yemeği ama ben çok sevdim.

 Sosu her ne kadar görünürde ketçap ve mayonez karışımı gibi olsa da, aslında öğrendiğim kadarıyla sarımsak, soğan,acı biber, domates, sirke, kimyon ve kekiğin sotelenmesiyle yapılan daha komplike bir sosmuş. Yediğim en güzel versiyonu hiç ummadığımız dandik görünümlü Peru'ların işlettiği bir tapas bar'dı. Elma dilim şeklinde, baharatlı ve çıtır çıtırdı. Diğer yediğim yerlerde küp küp doğranmış sade patatesleri sadece o sosla servis etmişlerdi.Fakat Plaça d'Espanya'da Tapa Tapa adlı bir tapas barda da gayet başarılı ilk beğendiğime benzer bir versiyonunu yedim.
brocheta de pollo/pollastre: Bu da aslında bildiğimiz tavuk şiş ama benim yediğim değişik bir sosa bandırılıp susamla kaplanmıştı ve tadına bayıldım! Bunu da ilk Tapa Tapa adındaki mekanda denedim.
croqetas: Sebze, jambon ve ya peynir ile doldurulmuş çeşit çeşit kroketler. Bunu da La Rambla civarında adını hatırlamadığım Katalan restoranında domatesli ekmeklerle bol bol tükettim.

Sangria : Bu sanırım hayatımda denediğim kokteyl grubuna giren en güzel şey. İnternetteki tariflerine göre şarabın içine taze sıkılmış portakal suyu ve az miktar limon suyu eklenip ince ince dilimlenmiş elma ve portakalla da süsleniyor. Dolapta birkaç saat dinlendikten sonra da servis ediliyor. En güzel versiyonlarını pizza yanında La Taglietalla'da ve tapaların yanında Tapa Tapa'da içtim.

Gazpacho: Yine o bahsettiğim La Rambla'daki Katalan restoranında yediğim soğuk çorba olan gazpacho da değişik bir lezzetti. Domates çorbasının soğuk hali gibi fakat çorbadan çok sulu salata gibi. Sanırım bizde de Antep çevresinde benzer bir şey vardı. Anavatanı İspanya'nın güney ve yazları epeyce kavrulan bölgesi Andalucia (Endülüs) imiş. Zaten anca sıcak havaya iyi gider.


La Taglietalla: Bu aslında İspanya, Fransa ve Almanya'da (en çok da İspanya'da) bulunan İtalyan restoranlar zinciri. İspanya'ya gidip sürekli İtalyan yemeği yemek tuhaf gelebilir ama yediğim her şey çok başarılıydı. Fiyatlar ise porsiyon büyüklüğüne göre aslında gayet makul. Denediğim ve bayıldığım lezzetleri ise pesto rosso panna (kremalı pesto soslu ve kurutulmuş domatesli  makarna), bolonez soslu lazanya ve 7 peynirli pizza.

Churros: Ve churros!


Çok tipik bir İspanyol tatlısı olduğunu iddia etseler de şekil şemal olarak aynı kerhane tatlısı. Farkı ise kerhane tatlısına göre sanki biraz daha ince ve bizim gibi şerbetlemek yerine sıcak çikolataya daldırıp yiyorlar. Tipik bir kahvaltılık.

Cacaolat: Son olarak bahsetmek istediğim ise İspanya'nın sadece Katalan bölgesindeki marketlerde satılan coca cola görünümlü şişeleriyle dünyanın en güzel çikolatalı sütü Cacaolat!
Fazla yük olmasa ve valizim bozulmasaydı çantama doldurup buraya getiresim geldi. Bir de Valor markasındaki çikolatalar da harikaydı. Çikolataseverlere şiddetle tavsiye edilir!






30 Aralık 2012 Pazar

Places to see

Gezmeyi o kadar özledim ki, elime uçak biletleri ve vizeyi versinler 10 dakikada sırt çantamı toplar, yola dönerim. Tabii ne kimse durduk yere bana para ya da bilet verir, ne de vize almak öyle 10 saniyelik iş. Daha yarınımı bilmezken de 60 euro bayılıp durduk yere Schengen vizesi de alamıyorum. Erasmus iyiydi, iyi. Ne pasaporta para vermiştim, ne vizeye. Şimdi hepsi para, hepsi para. Fakat o sırada yaptığım gezmeler sonucunda anladım, benim geleceğim backpacker ahalisi tarzında geçecek. Aslında öyle çok paraya da gerek yok, ama iş bulunca da bu sefer zaman olmayacak, ne demişler; paran varsa zamanın yoktur, zamanın varsa da paran yoktur. Gerçi şu an bende ikisi de yok ama final dönemi işssizliğiyle kendime bir taslak gezilecek yerler listesi hazırladım. Dediğim gibi henüz taslak aşamasında, pekçok şey değişebilir.   Norveç dışında hepsi de daha önce gitmediğim yerler. Onlar da içinde ukte kalan mekanlar zaten. Piyango çıkar çıkmaz, Amsterdam'dan maceraya başlıyorum! Var mı katılmak isteyen?

Netherlands- Amsterdam
Utrecht
Finland: Helsinki
    Turku
Saariselkä (Nordic lights!)
Sweden: Malmö
    Gotebourg
    Stockholm
Norway: Preikestolen
    Trolltunga
    Bergen & Jotunheim
UK- England (London!)- Scotland- Ireland
Uguazu Falls- Argentina
Hamilton Pool- Texas, Mexico
Antelepe Canyon- USA
Hawaii
Phi Phi Island- Thailand
The Great Wall-China
Fuji-san (Fuji Mountain)- Japan
Klimanjaro Mountain- Tanzania
Great Pyramides- Egypt
New Zealand-  Jacquemart Island/ Nugget Point and LOTR & GOT scene places
Twelve Apostles- Australia

Aha bunlar da esinlenen linkler,

http://www.boredpanda.com/amazing-places-to-see-before-you-die/



http://www.boredpanda.com/amazing-places-to-see-before-you-die-part2/



13 Ekim 2012 Cumartesi

Norveç'ten birkaç küçük bilgi

Bu yaz şükür, bazı ülkeden birer ya da birkaç şehir görme fırsatım oldu. Bunlar Almanya, Fransa, Avusturya, İsviçre, İtalya ve Norveç sınırları içindeydi, ama en çok ilgimi çeken bir İskandinavya fanı olarak tabii ki Norveç'ti.  Oradan bir aileyle de vakit geçirdiğimden, gözlemlediğim bazı yöresel ayrıntıları daha çok kendim hatırlamak için buraya da aktarmak istiyorum. Çünkü isimler biraz zor hatırda kalacak türden.

Önce yemeklerden başlayalım. Öncelikle söylemek lazım ki, Norveç'in de tıpkı Almanya gibi öyle hiç de anlatılacak bir mutfağı yok. Lakin balıkçılığıyla ünlü bir ülke ve sık sık deniz ürünü tükettiklerinden gayet sağlıklı bir yaşam sürüyorlar. Balıktan nefret eden biri olarak ben bile gayet akşam yemeğinde hiç kendimi  zorlamadan iki parça somon yedim, itiraf ediyorum. Hiç buradakiler gibi değildi, nihayetinde buraya da ithal geliyor, oradaki taze ve kaliteli olduğundan yiyebildiğimi düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken şey ise aşırı fazla ekmek yedikleri halde obez olmamalarıydı. Sürekli bisikletle kondüsyon halinde olduklarından ve kış sporları yaptıklarından olsa gerek. Yoksa ben de onlar gibi her yemekte 6-7 dilim ekmek yesem şu an obezite sınırlarında yuvarlanıyor olurdum.


Bahsedilebilecek ilginç şeylerden biri, brunost. Yani kahverengi peynir. Almanya'da da
braunkäse olarak geçiyor. İskandinavya ve Almanya dışında başka yerde de bilinen bir şey değil sanırım. Fakat en çok Norveç'e özgü bir gıda olarak anılıyor. Cheese slicer dedikleri aparatı da ilk icat eden adam Norveçliymiş zaten. Hatta hediyelik eşya dükkanlarında bile bu cheese slicerlardan satılıyor. Brunost, adı peynir olmasına rağmen aslında hiç peynir gibi değil, keçi sütü ve kremanın karamelize edilmiş hali. Tadı da fazla tatlı, bence tatlılarda kullanmak için daha uygun. İlk bana kahvaltıda ikram ettiklerinde, "bu ne ya" diye düşünmüştüm, ama sonra brunost waffle'ı yiyince sevdim. Waffle'a bile yakışıyor, öyle bir peynir yani.
Bir diğeri de" bolle", çoğulu için "boller". Bu da muffin, çörek gibi bir şey. Üzümlü ya da çikolata parçacıklı olarak satlıyor. Aslı üzümlüymüş aslında ama ben çikolatalı olanları daha çok sevdim. Klasik bir kahvaltılık, bunu yemezsen Norveçli sayılmıyormuşsun, öyle diyorlar. Ayrıca benzin istasyonlarında 3 tanesi 19 krona satılıyordu, Norveç'te gördüğüm en ucuz şeydi sanırım. Pahalılık konusuna herkes bildiği için girmeyeceğim bile. Meraklısına, boller tarifi ve ayrıntısı şurada var, http://mylittlenorway.com/2008/12/the-famous-boller/

Her tarafı denizlerle kaplı hatta, dağlarına arasına bile denizler giren, fjord ülkesi olan Norveç doğasıyla olsun, yaşam şekliyle olsun gayet sevilesi bir yer. Tek kötü tarafı buz gibi havası, ben gittiğimde Ağustos sonu olmasına rağmen 15-17 derece arasında seyretti hava. Avrupa'dan çok biraz Amerikan kültüründen etkilenmiş gibiler. En azından yaşam şekilleri daha Amerikanca. Tarih olarak da en önemli devilerlerini Vikingler dönemi olarak kabul ediyorlar. Golden Viking Age diyorlar hatta. Viking gemi müzesinde gördüklerim de ilginç şeylerdi, fakat bu yazı çok uzamasın diye uzun uzun yazamayacağım. Obur gibi yemeklere öncelik verdiğimden Vikinglere çok yer kalmadı. Yalnız yol kenarlarında gördüğüm, özellikle şehir merkezinden uzak yerlerdeki tepeciklerden bahsedebilirim sanırım. Bunlar ölen önemli vikingleri gemilerine kurdukları barakalarda yaktıktan sonra gemileriyle beraber gömmelerinden kaynaklı, tarihi kalıntılarmış.  Derin bir mezar kazmak yerine böyle tepecik şeklinde mezarlar yapmışlar. Gemiyle gömülmek ise tam bir Viking cool'luğu. Müzeye koydukları gemiler de böyle mezarlardan çıkarılmış zaten.



Fotoğraf sanırım İsveç'tenmiş ama viking vikingdir işte, kurcalamaya gerek yok. Sanırım daha da uzamadan bu yazıyı bitirsem iyi olur. Vi sees, ha det bra!



25 Eylül 2012 Salı

Faun

Daha önce hiç özellikle bir müzik grubu için bir blog yazısı yazmamıştım, ama bu blog, saçma sapan bir şey olduğundan hiçbir düzeni de yok zaten. Neyse konumuz, Faun. Kendisiyle ilk youtube'da Eluveitie'nin birkaç şarkısını dinlerken köşedeki önerilerde gördüm. Herhalde hayatımdaki en iyi youtube önerisiydi. Unda adlı pek bir pagan ve enstrümental şarkısını epey beğendikten sonra bir bakayım kimmiş bunlar dedim. Meğersem Alman bir grupmuş ama pekçok dilde şarkıları var, bunlara, İspanyolca, Fince, İzlandaca ve hatta Uygur Türkçesi de dahil. Facebook'ta olsun twitter'da olsun pek çok yerde paylaştım, benim gibi onları da bağımlı yapmaya çalıştım ama tek bir arkadaşım dışında diğerleri pek ilgilenmediler. Fakat ben hala manyak gibi dinlemekteyim. Tipleri şöyle,


Yaptıkları müzik genelde pagan veya ortaçağ (medieval) dedikleri tarzda bir müzik ve her türlü enstrümanları kullanıyorlar. Sırf laternanın sesine bile bayılan, değişik dillerdeki şarkılarla ilgilenen benim için tam bir müzik ziyafeti yani. Birkaç örnekle verirsek önce Unda'dan bahsetmem lazım. Dinlediğim ilk Faun parçası olduğu için benim için yeri ayrı ve neredeyse adımın tamamını söylüyorlar. (:P) Kelt dilinde bir şarkı, adımın tamamen geçtiği yerdeki profunda ise derin demekmiş, öğrendiğim kadarıyla da İspanyolca ve Portekizce'de de aynı kelimeymiş. (Gereksiz bilgi burada sona eriyor.)




Diğer bir örnek, Latin dilindeki Satyros, ayrıca Pagan inanışındaki yarı at yarı insan şeklindeki yaratığın da adı bu olsa gerek.
Uygur Türkçesi olan Oyneng Yar da pek bir hoş olmuş, sözlerinin büyük kısmını da Türkçe bilen birinin anlaması gayet mümkün.
Özellikle ders çalışırken, kitap okurken ya da bir işle meşgulken Faun dinlemek gayet hoş oluyor. Biz biraz daha takılacağız gibi.